Arabamla Afrika - Svaziland (Mbabane)

Seyahatimin Kruger Milli Parkı’ndan sonraki son bölümü aslında öncekilere göre çok daha az ilginç. Bu seyahatin amacı, bildiğiniz gibi, “Afrika” idi. Ancak, özellikle Güney Afrika sınırından geçtikten sonra o herkesin beklediği “Afrika” yok artık. Burası daha çok bir Amerika, ya da -daha önce de söylediğim gibi- bir Avustralya’yı çağrıştırıyor insana; modern şehirleri ve altyapısı, insanı tüketime özendiren alış-veriş yerleri, lüks arabaları, insanların yaşam tarzları v.s ile. Dolayısıyla, benim için de ilginçliğini yitirmiş vaziyette. Bunun ötesinde, yakında (yani 14 Nisan 2006) başlayacak ve “4+” gün sürecek olan Paskalya Tatili’nden önce arabayı Cape Town’da gemiye yüklenmek üzere konteynere koymak ve gümrük işlemlerini bitirmek istiyorum.

“4+” günün anlamına gelince; detayını pek bilmediğim “Easter Friday” ve “Easter Monday” tatilleriyle birleşince toplam dört gün süren Paskalya Tatili, alkolün fazlaca tüketildiği ülkelerde -eski bir İrlandalı dostumun deyişiyle- “alcoholiday”e dönüşüyor ve tatil süresinde “4”ün arkasından gelen o “+” işareti ile açıklanabilecek birkaç günlük uzamalar olabiliyor. Ayrıca, Cape Town’dan İstanbul’a uçmanın -nedense- tek yolu olarak bana belirtilen Qatar Havayolları’nın Doha’da (Qatar’ın başkenti) bir gece konaklamalı seferi de haftada ancak bir gün ve Salı günleri olduğundan, 13 Nisan Perşembe gününden önce Cape Town’a ulaşamamam benim dönüşümde bir haftadan fazla bir gecikmeye neden olacak. Bu nedenlerden ötürü, Kruger’den sonraki seyahatim biraz da zamana karşı; altı günde yaklaşık 3,000km yol katedeceğim. Bu da, yollarda oyalanmaya pek olanak tanımıyor.

Güney Afrika Cumhuriyeti’nin sınırına vardığım 7 Nisan Cuma günü önceki güncellemede saati 14:19 olarak yazmıştım. GPS kayıtlarıma baktığımda bu saatin gerçekte 14:06 olduğunu fark ettim. 14:19’da ise Svaziland gümrüğüne yanaşmışım. Demek ki 13 dakikada Güney Afrika’dan çıkmışım, yani işlemlerim o kadar çabuk bitmiş. Ama Svaziland gümrüğü daha da hızlı; 6 dakika. Bu baş döndürücü hızla ülkeye girdikten sonra, hedefim Mbabane, yani Svaziland’ın başkenti.

Svaziland toplam 17,363km² yüzölçüme sahip. Yani Adana ili büyüklüğünde bir alanı kaplıyor. Öyle olunca da, ülkenin bir ucundan girip öbür ucundan çıkmak fazla uzun sürmüyor. Ama, Svaziland’a gidip de kalmamak olmaz, diye Mbabane’de bir gece konaklayacağım.

Ülkenin nüfusu 1,136,000 ve Dünya’da ömür beklentisinin en düşük olduğu ülke; 32.62 yıl. Bunun esas nedeni, HIV/AIDS hastasının genel nüfusa oranının Dünya’da en yüksek olduğu ülke olması; toplam nüfusun %38.8’i AIDS hastası. Sonuç; nüfusun büyük bir kısmı genç; genç ve aç. Açlığın esas sebebi nedir, diye sorarsanız, ülkenin hasılatını “götüren” yöneticiler.

Svaziland kıtanın monarşiyle yönetilen birkaç ülkesinden biri. Şu andaki Kral III. Mswati, önceki Kral ve Mswati’nin babası II. Sobhuza’dan (birinci olanı, 19. yüzyıl başlarında Svazi Krallığı’nı ilk kuran) daha insaflı çıkmış. Svaziland Kralları, ölçüsüz harcamaları ve evlilikleri ile nam salmışlar. Herkes, ülkedeki sarayların ihtişamından, şimdiki kralın sahip olduğu lüks araba filolarından falan bahsediyor. III. Mswati’nin savurganlıklarına en çarpıcı örnek de, tüm uluslararası eleştirilere ve parlamentonun muhalefetine karşın 2002 yılında satın aldığı özel jeti: fazla değil, 24 milyon Dolarcık ödemişler. Kralın uçağı dururken, ülkedeki açları doyurmak ya da AIDS hastalarını tedavi etmek için harcayacak değillerdi ya bu parayı.

Bu zenginliğin yanı sıra, kralların evlilik durumları da ülke hazinesinde hatırı sayılır bir gedik açmış gibi görünüyor. Baba II. Sobhuza’nın 1982’de öldüğünde 120 tane “resmi” hanımı olduğunu yazıyor, kaynaklar. Resmi olmayanlarla ise bu sayı iki katının üzerine çıkıyormuş. II. Sobhuza’nın oğlu ve şimdiki Kral III.Mswati’nin ise yalnızca altı karısı var (bazı “şer odakları” bu sayının 10 olduğunu iddia ediyor). “Zavallı” demek geliyor insanın içinden. Aslında zavallı deyimini 6 karısı olan için mi yoksa 250’den fazla eşli olan için mi kullanmalı, bilemiyorum. Tabii bu kadar eşle evlenmek yalnızca “işletme sermayesi” değil, bunun yanı sıra “yatırım sermayesi” de gerektiriyor. Svaziland’da evlenirken, bizdeki başlık parasına benzer lobola ödenmek zorunda, gelinin ailesine. Bu da genellikle besi hayvanı olarak veriliyor. Düşünsenize II.Sobhuza’nın ödediği lobola’yı.

Çevrede her şey, (yer, ağaçların üstü) garip bir sarmaşıkla örtülmüş; Ngonini

Mbabane’ye giderken yol Piggs Peak’e (Domuzlar Tepesi) doğru kıvrıla kıvrıla tırmanıyor. Yol üzerinde bir restoranda hızlı bir öğle yemeği atıştırıyorum. Restoranın yanındaki hediyelik eşya dükkanlarından, seyahatimin başından beri ilk “hediyelik” alış-verişimi yapıyorum. Bu kadar gezip de, ülkeye eli boş dönersem bana iyi gözle bakmazlar herhalde.

Size, seyahatte alış-veriş yapmaktan nefret ettiğimi söylememiştim sanırım. Aslında, seyahatte değil yalnızca, İstanbul’dayken bile alış-verişe gitmek benim için bir işkencedir. Bu işten o kadar sıkılır ve nefret ederim ki, Buket’in verdiği market siparişlerinde bile kafamı fazla yormak zorunda kalmayayım diye alınacakları adedine ve ağırlığına kadar not alırım. Örneğin, domates 3 kilo sipariş edildiyse, hiçbir zaman ”ya, çok güzel domatesmiş, şundan 5 kilo alayım” demem. Verilen siparişi bir an önce tamamlayıp kendimi marketten dışarı atmaktır hedefim.

Benim bu huyum, bizimle kimi zaman birlikte yurtdışı seyahati yapan arkadaşlarımızı da çileden çıkarır bazen. Seyahatlere -bilgilenmek anlamında- iyi hazırlanır ve güzel rehberlik yaparım ama, gezi sırasında alış-veriş yapılmasından nefret ettiğim için bizle birlikte gelenlerin çoğunun içinde ukde kalır, görüp de (ya da duyup da) alamadığı onca şey.

Her neyse; dedim ya, ta İstanbul’dan çıkıp Afrika’nın dibine kadar arabayla gidip de anı olabilecek hediyelik bir şey almamak olmazdı. İlk alışverişimi Svaziland’ın dağlarında yapıyorum.

Piggs Peak’e gelmeden hemen önce, haritada Phophonyane Şelalesi işaretlenmiş. Bu şelale, çevresindeki orman bölgesi ile doğal koruma alanı ve içerisinde şelalenin adıyla anılan bir de lodge (konak yeri) var. Şelaleler beni hep çok cezbetmiştir; Phophonyane’yi de bu sebepten görmek istiyorum ve yol sapağından içeriye dalıyorum. Yol dik ve engebeli. Kesif bir ormanın içerisinden geçip konak yerine geldiğimde benden başka kimse yoktu. Resepsiyondan şelaleye giden yolun krokisini alıp park giriş ücretini ödüyorum. Genellikle kayalıklar üzerine oyularak oluşturulmuş patikadan yürüyerek önce kaya havuzlara, sonra da şelaleye ulaşıyorum. Biraz hayal kırıklığı. Hatta “biraz”dan da fazla bir hayal kırıklığı. Bizim oralarda şelale deyince şöyle yüksek bir noktadan aşağıya “düşen” suya derler. Burada su “düşmüyor”. Sadece, biraz dikçe bir kayalık yamaçtan aşağıya hızlıca akıyor. Eh, “misafir umduğunu değil, bulduğunu...” derler; bununla yetinmek zorundayız.

Phoponyane Şelalesi böyle bir şeydi

Şelaleden dönerken yolumu konaklama yerinin ön tarafından geçecek şekilde değiştiriyorum. Phophonyane Lodge için Swaziland’ın en güzel ve huzurlu tatil yeri diyor Lonely Planet. Kocaman ağaçlar ve kesif bir yeşilliğin arasında lüks, saz damlı kulübeler ve lüks safari çadırlarından oluşuyor, konaklama mekanları. Ayrıca büyücek bir restoranı da var; söylendiğine göre Doğu Afrika mutfağından leziz yemekler yiyebiliyormuşsunuz.

Resepsiyondaki bayana teşekkür edip arabama binmek üzere dışarı çıktığımda peşimden koşup kendisini yol ayrımına kadar bırakıp-bırakamayacağımı soruyor. Bir anda aklıma Tanzanya’daki otostop “vakası” geliyor nedense. Ama bu hanım en azından İngilizce biliyor ve otelin -sanırım- yöneticisi konumunda birisi; yani, tehlike yok. Kabul ediyorum. Benden beş dakika beklememi rica ediyor.

Phophonyane Lodge

Yol ayrımından sonraki planı geçen otobüslerden birine binip Mbabane’ye, evine gitmek olduğu için, Mbabane’ye kadar benimle gelebileceğini söylüyorum, kabul ediyor. Üniversite (turizm işletmeciliği) mezunu ve cin gibi bir kadın. Yolda sohbet ediyoruz. Konuşmayı sevdiği için, çoğunlukla ben onu dinliyorum. Jo’burg’de (Johannesburg/G. Afrika Cumhuriyeti) üniversiteyi bitirdikten sonra burada işe başlamış. Müdür yardımcısıymış. Müdür ise, aynı zamanda işletmenin sahibi olan bir hanım. Otelin yöentimini onunla nöbetleşe paylaşıyorlar ama -sanırım, diğerinin patron olmasından dolayı- nöbetlerin ağırlığı bizimkinde. Hedefi yurtdışında, tercihan İngiltere’de, mesleği ile ilgili lisans üstü eğitim almak ve daha sonra da -yine- yurtdışında yaşamak.

Piggs Peak’e tırmanan virajlı, daracık yollarda, karşıdan gelen dizginlerinden kurtulmuş koca tomruk kamyonlarından sakınmak oldukça güç. Kör bir sağ viraja yaklaşırken aniden karşıma çıkan kamyona çarpmakla, yolun solundaki uçuruma “açılan” oyuğa düşmek arasında hızlı bir seçim yapmak zorunda kalıyorum. Kamyona çarpmak yine uçurumdan aşağıya uçmak demek olduğundan, -belki kurtarırım ümidiyle- çukuru hizalıyorum. Sol ön tekerleğin çukura girip çıkmasıyla arabanın sol yanı öyle bir havalanıyor ki, arka tekerleğim girmiyor bile çukura. Yeniden dört tekerleğin yolun üzerinde olduğundan ve hala hayatta olduğumuzdan emin olduğumda, derin bir soluk alıyorum, yol arkadaşım ara vermeden hayat hikayesini anlatmaya devam ederken.

Mbabane’ye 17:00 sularında varıyoruz. Evine yakın bir noktada yolcumu indirdikten sonra, Lonely Planet’te tarif edilen birkaç pansiyona bakmak üzere şehrin merkezine giriyorum. Bu arada, Mbabane tümüyle bir şantiye havasına bürünmüş. Şehrin içinden (de) geçen ana yol viyadüklerle şehrin dışına alınıyor. İçeride de birçok büyük bina inşaatları var. Mbabane modern (ve küçük), çağdaş bir şehir görüntüsünde. Bermutat, birçok fast food restoranları, alış-veriş merkezleri, zincir marketler v.s. Dedim ya, artık Afrika’da değilim. Bunu, tek tek kapısını çaldığım pansiyonlardan da anlamak mümkün; hepsi pahalı. Bazıları da dolu zaten. Sonunda, GPS’imde kayıtlı bir pansiyona giriyorum. Hem güvenli (ve güvenlikli) bir bahçesi olması nedeniyle, hem de -nispeten- daha ucuz olmasından dolayı diğerlerine göre en “kalınabilir”i, seçenekler arasında. Ev halkıyla birlikte televizyon seyredebileceğim oturma odasına açılan bir oda veriyorlar. İki-üç yaşlarında bir çocukları var. Aile -sanırım- 25-30 yaşlarında genç bir çift; Güney Afrikalı’lar muhtemelen. Pansiyonda kalan 2 genç kızla, bir de pansiyon sahiplerinin misafiri orta yaşlı bir adam var. Banyo ve mutfağı ortak kullanıyoruz. Akşam yemeği için, “stoklar”dan çıkardığım etli türlüyü pişirirken mutfakta genç kızlardan birisiyle sohbet ediyoruz. Bir yardım kuruluşunda gönüllü olarak çalışan Amerikalı bir pratisyen hekimmiş. Altı aylık bir görev kapsamında Svaziland’da bulunuyormuş ve yaklaşık 2-3 ay sonra dönecekmiş.

Elimde türlü tabağım, Svaziland’ın 1.5 litrelik bira şişelerinden bir tane almak için pansiyonun bodrum katındaki bara iniyorum. Barda ev sahipleri, erkek misafirleri ve bir kişi daha var. Hepsi, merdiven sahanlığında sigara içiyorlar. Ama, sigaralar biraz şekilsiz, hafiften konik ve kokusu da biraz tuhaf. Birayı almak için içeri girdiğimde bar tezgahının üzerinde büyük bir titizlikle elindeki esrar plakasını ufalıyor, bir diğeri. Birayı alıp dışarı çıkarken “parti”den birisi elindeki sıkı sıkı sarılmış “cigaralığı” uzatıyor, “çeker misin” diye. “Yok” diyorum, “kullanmıyorum”. Merdivenin köşesine ilişip, bir yandan türlümü çatallayıp, biramı yudumlarken, bir yandan da muhabbet ediyoruz. Hikayemi soruyorlar, anlatıyorum. Çok “cool” buluyorlar, tezahüratlar.

Svaziland’dan ertesi sabah ayrılacağım. Ancak, mazot ikmali yapmam lazım ve tüm benzin istasyonlarında yalnızca Svaziland Lilangeni’si geçiyor. Lilangeni’nin çoğulu da Emalangeni. Benzin istasyonuna ilk girdiğimde adama Güney Afrika Rand’ı, arkasından da kredi kartı önerdim. Her ikisini de reddedip, yalnızca Emalangeni’nin geçerli olduğunu söyledi,. Ne dediğini de anlayamıyorum, çünkü biliyorum ki para birimi Lilangeni. Adam bir başka “...geni”den bahsediyor. Svaziland’da hemen hemen her yerde Guney Afrika Rand’ı geçiyor; örneğin pansiyonun, yediğim yemeğin ya da aldığım hediyelik eşyaların hepsini öyle ödedim. Ama benzin istasyonları bu uygulamadan müstesna tutuluyor. Belki başka kurumlarda da vardır bu uygulama. Neyse, sonuçta yerel para bulmam lazım. Alış-veriş merkezindeki bankanın ATM’inden, beni Svaziland’dan çıkana kadar idare edecek mazot almaya yeterli Lilangeni çekiyorum. Bu kadar kıt kanaat davranmamın nedeni, Svaziland’da mazotun (ve tabii benizinin) çok pahalı olması.

Mbabane’den çıktıktan sonra Güney Afrika Cumhuriyeti sınırına kadar toplam 188km’lik yolum var. Ülkeyi, en güney-doğu ucundaki Lavumisa sınır kasabasından terk edeceğim. Burayı özellikle seçmiş olmamın nedeni; bu noktadan itibaren beni Cape Town’a kadar -kıyıdan- götürecek, Güney Afrika sahilini en doğudan, en batıda Cape Town’a kadar kateden meşhur N2 otoyoluna çıkmak. Malûm, bundan sonrası zamana karşı bir yarış ve hızlı gitmem lazım. Toplam 2,600km yolum var ve bunu en fazla beş günde aşmam gerekiyor. Olası bazı aksilikleri de unutmamalı.

Ülkeyi terk etmeden, size Svaziland’la ilgili birkaç bilgi daha vermek istiyorum. Efendim, malumunuz ülke monarşiyle yönetiliyor. Ama öyle bizim bildiğimiz tür bir monarşi değil bu. Yani biraz değişik. Evet, bir kral var ama, ülke yönetiminde söz sahibi bir diğer kişi de kralın annesi. Svaziland krallarının genel adı ngwnyama, yani “aslan”. Anneleri ise ndlovukazi, yani “Büyük Fil-Kadın” adıyla anılıyor. Anne ülkenin ulusal ve ruhani lideri sayılıyor. Şu andaki kral III. Mswati tahta çıkmadan önce babası II. Sobhuza kraldı, önceden de anlattığım gibi. II. Sobhuza, kral olduğu 1921 yılından, terk-i dünya eylediği 1982 yılına kadar toplam 61 yıl boyunca ülkenin başındaymış. Bu kendisine, dünyada en uzun süre tahtta kalan hükümdar ünvanını kazandırmış. Öldüğünde ilk olarak -eşlerinden biri olan- Ana Kraliçe Dzeliwe naiplik görevini üstlenmiş. Ancak, Sobhuza’nın genç oğlu Makhosetive’nin kral olmasını isteyen bir grup, 1983 yılında kansız bir darbe ile Makhosetive’nin annesi Kraliçe Ntombi’yi naibe ilan etmiş. Makhosetive de 1986 yılında III. Mswati olarak tac giymiş.

Svaziland’tan başta bahsederken, ülke halkının açlık ve sefalet içinde yaşadığını söylemiştim. Ne gariptir ki, kişi başı milli geliri 2,336.00 ABD Doları’yla (IMF 2005 verilerine göre) Afrika ülkeleri içerisinde en varlıklı olanlarından biriyken halkının büyük bir kısmı kırılıyor. Kralın ve çevresindekilerin tükenmek bilmez açlıkları, bir milyonun biraz üstündeki nüfusun kabul edilebilir bir hayat standardında yaşamalarına engel oluyor, maalesef. Ülkedeki %40’lara varan çalışabilir nüfusta işsizlik oranı her geçen gün artmakta.

Sabah 08:30 itibariyle ayrıldığım Mbabane’den sonra sakin bir yolculuğun ardından 11:00 sularında Lavumisa’daki sınır kapısından ülkeyi terk ediyorum.


Not:
Ali Eriç'in Afrika gezisinin bu yazıdan önceki yazısı Arabamla Afrika - Güney Afrika : (Komatipoort / Kruger Ulusal Parkı)

Ali Eriç'in 186 günlük Afrika gezisinin başlangıcı ile ilgili detaylar için Arabamla Afrika - Suriye : 1 (Başlangıç ve Halep) gezi yazısını okuyabilirsiniz.