Potsdam: Berlin'in Yanıbaşındaki Cennet...


Eşim Arzu’yla Almanya’ya 18 Ağustos 2009 Salı günü geldik. Benim ikinci, onunsa bilmem kaçıncı kez gelişiydi. Daha önceden karış karış Berlin’i gezmiş olduğumuzdan bu sefer daha rahat bir program ayarlamıştık. Kayınbirader Onur ve nişanlısı Muriel bizi ertesi gün Wannsee ve Potsdam’a götürme programı yapmışlardı. Onların iş düzenini çok bozmak istemememe rağmen daha önceden Potsdam’ı görmüş birisi olarak bu teklifi itirazsız kabul ettim. Potsdam dendiğinde aklıma hep 2007 yılında Levent abiyle geldiğimizde 14,50 €’ya satın aldığımız şehir turu otobüsünü gezinin orta yeri olan Sanssouci Sarayının orada kaçırışımız aklıma geliyor. Verilen 20 dakikalık molanın sarayın ve bahçenin güzelliği karşısında nasıl yetersiz kaldığını, otobüs aklımıza geldiğinde bin bir telaşla koştuğumuz halde otobüsün yerinde yeller estiğini her hatırlayışımızda yeniden gülmeye başlarız. İlk anda çok bozulmuş olsak da daha sonra elimizde harita ile tüm parkı talan edişimiz, hiçbir araç kullanmadan Potsdam merkezindeki tren garına yürüyüşümüz ve pek çok yeri gezmiş olmamız da ayrıca hoş bir seda olarak kalmıştı. (Kulakların çınlasın Levent Abi)

Sabah saat 8.30’da kalktık ve hızlı bir terk edişle beraber saat 09.30 da kahvaltı yapacağımız yere geldik. Weigandufer 16 numaradaki Zemt and Mehl kafeteryası aslında Berlin’de çok sık görülen Türk kahvaltı salonlarından birisiydi. Simit, poğaça, omlet, demleme çay ne isterseniz mevcut yani. Geleneksel kahvaltımızı yaptıktan sonra bugünkü ilk programımız olan ve daha önce görmediğim Wannsee’ye doğru yola çıktık. (Dört kişilik kahvaltı yaklaşık 25 € tuttu)



Wannsee, Potsdam şehrinin bir parçası aslında. Berlin’in kuzey batısında, yaklaşık 25 km uzaklıkta şirin bir kasaba. Nehirlerin ve küçük göllerin uğrak noktası sanki. Bunun da ötesinde bölge, ikinci dünya savaşı sırasında 20 Ocak 1942 tarihinde meşhur bir Konferansa da ev sahipliği yapması ile ünlü. Biz arabayla geldik ama meraklıları için Berlin’den S-Bahn S1, S3 ve S5 ile, ya da 116, 118 ve 121 no’lu otobüslerle gelinebilir.



Wannsee’ye geldiğimizde hemen tekne turlarının bulunduğu yere gelerek bilet aldık. Ona yakın farklı tekne turları mevcut. Biz “7 Göller Turu”nu (7-Seen Rundfahrt) seçtik. Bu turun fiyatı adam başı 9 € ve yaklaşık iki saat sürüyor. Tur Wannsee tekne istasyonunda başlıyor ve altı farklı yerde durduktan sonra başladığı yerde tamamlanıyor. Teknenin durduğu istasyonlarda inip çevreyi gezebiliyor ve daha sonra her yarım saatte bir gelen başka bir tekneye binebiliyorsunuz. Yani bütün bir günü gölde ve çevresinde gezerek geçirmek mümkün.



Gerçekten harika bir güzelliğe doğru yola çıkıyoruz. Birileri bana söylememiş olsa üzerinde bulunduğumuz suyun göl olduğuna inanmak mümkün değil. Küçük kanallarla beraber uzun ve derin boşluklar birbirini kovalıyor. Her iki yanda lüks ve ihtişamlı villalar mevcut. Söylendiğine göre Almanya’nın ünlü zenginlerinin sayfiye evleriymiş bunlar. Her villada suyun kenarında lüks tekneler ve mini botlar var. Aynı zamanda göl kenarlarında güneşlenmek için her türlü tertibat düşünülmüş doğrusu. Upuzun plaj eşliğinde serinlemek için gelmiş olan yüzlerce insanı görünce gerçekten kendinizi Akdeniz’in ya da Ege’nin kumsallarından birinde zannediyorsunuz.

Turun bir yerinde eski dönem filmlerinden aşina olduğumuz bir görüntü karşımıza çıktı. Hani siyah beyaz ikinci dünya savaşı filmlerinde sık sık görülen bir demir köprü vardır. Casus değiş tokuşu ya da bir takım alış verişlerin yapıldığı ve tam Batı Almanya’ya geçecekken arkasından vurulan insanların olduğu Glienicker köprüsünün altından geçerken, Ruslar ve Amerikalılar meşhur casus takası için az sonra karşı köşelerden çıkıvereceklermiş gibi geliyor insana. Aynı zamanda Wannsee ile Potsdam’ı birbirine bağlayan bu köprünün altından geçerken insan bir garip oluyor doğrusu.



Gölün çevresindeki zenginlik yanında yeşilin yoğunluğu da ayrıca bahsedilmesi gereken bir güzellik. Öyle ki bazen yüksek ağaçlardan içerideki kalan malikâneleri ve diğer tarihi eserleri göremiyorsunuz. Zaman zaman genişleyen zaman zaman da daralan kanallardan geçerek tamamlanan tekne gezimiz sonunda başladığımız yere geri döndüğümüzde saat yaklaşık iki oluyor. Berlin’e gelecek olanların eğer mevsim de uygunsa mutlaka Wannsee’ye gelip benzer bir tekne turunu yapmalarını öneriyorum.

Bu noktadan sonra arabamıza atlayıp Potsdam’a geçiyoruz. Potsdam, Berlin’in yaklaşık 30 km. güneybatısında yer alan ve Havel nehri üzerinde bulunan yaklaşık 150.000 nüfuslu bir şehir. İnternetteki kaynaklarda şehrin yaklaşık %75’inin yeşil alanlardan oluştuğu yazıyor ve bu kesinlikle doğru. Prusya Krallarının yazlık sarayının da bulunduğu Potsdam’ın birçok bölgesi Unesco Dünya Kültür Mirası listesinde yer alıyor. Potsdam ayrıca İkinci Dünya Savaşının sonunda Temmuz-Ağustos 1945 tarihinde üç büyük devletin (ABD, İngiltere ve Sovyetler Birliği) katıldığı meşhur Konferansa’da ev sahipliği yapmış. Yani burada ne ararsanız var: Tarih, doğa, kültür…

Büyük değirmenin arkasında yer alan ortak park alanına (Movenpick) arabamızı park ettiğimizde karnımızın acıkmış olduğunu fark ederek “aç ayı oynamaz” prensibiyle oradaki büfeden bir şeyler aldık. Üç adet kaşarlı, bir adet yumurtalı sandviç, 2 yarım litrelik cola, bir nestea ve bir şişe suya 15,20 € ödedikten sonra benim teklifimle sandviçleri parkta yemeye karar verdik.



Berlin’in gölgesinde kalmış olan ve Berlin’i gezmiş pek çok insanın maalesef adını bile duymadan geri döndüğü Potsdam turumuza elbette Sanssouci Park’la başlıyoruz. Aslında bu bölge yanılmıyorsam birbirine girmiş üç ya da dört parktan oluşuyor ama hepsine birden Sanssouci Parkı demek çok da yanlış olmayacak. Parkın üst bölgesinde kalan Sanssouci Palace, 18.yüzyılın ortalarında Prusya Kralının yazlık sarayı olarak inşa edilmiş. Bazı restorasyon çalışmaları nedeniyle ziyarete kapalı olan Sarayı gezemedik ama saraydan aşağıya doğru baktığımızda bizi muhteşem bir manzara bekliyordu. Yaklaşık 10-15 metre yüksekliğe çıkan çeşme ile birlikte her iki yönde yüksek sütunlar, pek çok heykel ve çevresinde onlarca ziyaretçi. Merdivenlerden aşağı doğru indikçe bu güzelliğin büyüsüne kendinizi daha fazla kaptırıyorsunuz. Çeşmenin olduğu bölgeden yukarıya doğru sarayın ve bahçenin görüntüsü de son derece güzel. Çimenlerin etrafındaki rengarenk ve bakımlı çiçekler bahçeye ayrı bir hava vermiş. Ayrıca sıra sıra kademeli ağaçların/bitkilerin etrafında camdan korumalar bulunduğunu gördük. Bunlar kış döneminde kapatılıyor ve bitkilerin zarar görmesi engelleniyormuş. Elin adamı ağaçlarını bile koruyor diye aklımdan geçmedi değil.



Havuzun kenarındaki banklarda biraz soluklanmak ve sandviçlerimizi yemek için durmuşken karşıdan üç tane ortaçağdan çıkıp gelmiş kadınları fark ettik. Meğersem küçük bir ücret karşılığında fotoğraf çektirebileceğiniz Prusya dönemi kıyafetli bayanlarmış bunlar. Arzu fırsatı kaçırmadı tabi ve hemen fotoğraf çektirdi.



Bahçeden batıya doğru yaklaşık 2 km’lik yolu (Hauptalle) yürümeye başladık. Bu yolun sonunda ise 18. yüzyılın sonlarında inşa edilen Neues Palais var. Hemen arkasında ise Potsdam Üniversitesi. 200’den fazla odası olan bu saraya giriş mevsimine göre 4-6 € arasında değişiyor. Daha önceden gezdiğim saraya bu sefer zaman ayırmadık. Ama vaktiniz varsa diğer saraya göre nispeten daha modern tarzda yapılmış olan Neues Palais’i gezmenizi tavsiye ederim.

Bu arada ilk kez gideceklere faydalı olması açısından gezilmesi gereken birkaç yerle ilgili de bilgi vereyim (Geçen sefer gezdiğim yerler). Parkın güney bölgesindeki (Hauptalle’de Neues Palais’e doğru yürürken sol tarafta içerde) Charlotenhof Palace; yine güney bölgesinde Roman Baths; parkın kuzey tarafındaki (Hauptalle’de Neues Palais’e doğru yürürken sağ tarafta içerde) Orangery Palace görülmesi gereken yerlerden.



Neues Palais’in bahçesindeki çimlerde yaklaşık 20 dakikalık bir yayılma molasından sonra farklı bir yoldan geri dönerken kendimizi Chinese Tea House’da bulduk. Çevresinde sanki som altından yapılmış havası veren bu küçük yerde özellikle porselenlerle ilgili sergi bulunuyor. İsmi de herhalde görüntüsünden geliyor olsa gerek. (Giriş ücreti 2 €)



Yaklaşık üç saattir parkı geziyorduk ve gerçekte yarısını bile bitirmemiştik. Hauptalle’nin üst bölümünden parkın dışına çıkmaya çalışıyorduk ki karşımıza yine muhteşem güzellikte bir bahçe çıktı. Bahçenin ortasındaki çiçek desenleri bir yana her iki tarafından uzanan yaklaşık 30–40 metre uzunluğunda bitkilerden yapılmış bir duvar vardı. Duvar diyorum zira o kadar az güneş içeriye girebiliyordu ki görüntü harikaydı. Buranın da bol bol fotoğraflarını çektikten sonra kendimizi büyük değirmenin arkasına park ettiğimiz arabanın yanında bulduk. Sandviçleri satın aldığımız büfe de dahil her yer kapanmıştı. Arabamıza binerek Berlin’e doğru yol alırken bol bol bu güzel günün kritiğini yaptık.



İşte bu kadar… Anlatmaya çalıştığım gezi Potsdam’ın üçte biri dahi değil inanın. Daha Parkın öbür tarafında eskiden Rus ajanların cirit attığı Rus Mahallesi, Alexander Nevsky Kilisesi, Cecilienhof, Marble Palace; Potsdam merkezdeki St. Nicholas Kilisesi, Potsdam Müzesi, Old Town Hall ve daha neler neler. Kendimi saydığım yerlerin neredeyse tamamını gördüğüm için (iki seferin sonunda) şanslı hissediyorum. Ve siz siz olun yolunuz Berlin’e düşerse bir tam gününüzü buraya ayırmayı unutmayın…

Seyahatle Kalın…









 Yazılan Yorumlar...
Uzak
(15 Mart 2011)
Parklar, bahçeler ve meydanlar medeniyetlerin gelişmişlikleri ile doğrudan ilintili. Türkiyede park ve bahçeler yetersiz maalesef. İranda bile çok sayıda park ve bahçe var. Sanssouci çok hoşuma gitti. Babilin Asma Bahçeleri de böyle miydi acaba! İpuçlarıyla dolu anlatımınız için teşekkürler Hakan Bey.
idilyasar
(16 Eylül 2010)
Vay be.. Gitmeyi isterdim Berline ama o kadar iLgimi çekmiyodu, şimdi daha çok merak ettim.. Sondan 2. ve 3. fotoğraflar çok güzel..