Arabamla Dünya Turu – Arjantin 5 (Los Manos, El Chalten, El Calafate)


Gördüğünüz gibi, sürekli Şili-Arjantin arasında mekik dokuyorum. İki ülke arasındaki bu geçişlerim, Güney Amerika bitene kadar daha sürüp gidecek. En az iki kere daha Şili’ye ve iki kere daha Arjantin’e gireceğim -ve tabii, çıkacağım-. Bunun sebebi de, kıtanın güneyindeki Tierra Del Fuego adasının iki ülke arasında paylaştırılmış olmasından. Ama, ben bundan sonrasını hep Arjantin başlığı altında ele alacağım. Yoksa, benim zaten başım dönecek, bir de sizinkini döndürmeyeyim.

Sınırı geçtikten kısa bir süre sonra coğrafya değişti. Andlar’ı aşıp, Arjantin düzlükleri dönünce, yeşil ve ağaçlıklı görüntü yerini boş otlaklara bıraktı. Sınırdan biraz sonra yanından geçmekte olduğum Beyaz Göl’de (Laguna Blanco) onlarca flamingoyu görünce durup fotoğraflarını çekmeden edemedim, doğrusu. Afrika’da, özellikle Kenya’daki Nakuru Gölü’nde gördüğüm flamingolardan daha farklılar. Bunların renkleri daha homojen pembe. Oradakiler ise beyaza çalan pembe üzerine kırmızı kırçıllıydı, çoğunlukla. Yine ürkekler ve daha uzaktan bile yabancı bir canlının yaklaşmasıyla tedbirli adımlarla uzaklaşıyorlar.


Laguna Blanco’da flamingolar

Bu seferki Arjantin’de ilk hedefim buzullar bölgesi. Ama, oraya gitmeden önce; Perito Moreno’nun güneyinde, Bajo Caracoles’ten ters istikamete (benim geldiğim istikamete doğru) ayrılan bir yolla ulaşılan Cuevas de Las Manos, yani Los Manos Mağaraları’na uğrayacağım.


Los Manos duvar resimleri

Bajo Caracoles’e doğru giderken yolda ‘Cuevas de Las Manos’ okunu gördüm, sola doğru. Bu iyi bir haber. Demek ki Bajo Caracoles’e kadar gitmem gerekmeyecek; kestirme bir yol açılmış. Aslen görmek istediklerim, bu mağaralardaki duvar resimleri. Pinturas Nehri’nin (‘pinturas’ın anlamı da ‘resimler’, bu arada) oluşturduğu derin vadi-kanyonun güney duvarları boyunca bir dizi mağaraya işlenmiş bu resimler farklı tarih dönemlerinden kalma ve dönemlerine bağlı olarak da farklı özellikler taşıyorlar. Aslında bunlara mağara demek biraz yanlış. Belki o zamanlar mağaraymış ama, artık, kanyonun duvarı boyunca uzanan kaya duvarlar haline dönüşmüş. İçlerinde bir tane -gerçek- mağara kalmış.


Pinturas Kanyonu



Hayvan figürleri

Resimlerden hayvan figürleri ve av sahnelerinin M.Ö. 10,000’den daha öncesine ait oldukları düşünülüyor. Bunların yanında, daha ilginç olanları ise eller. Yüzlerce el resmi… İlk bakışta, sanki yeni yapılmışlar gibi görünen bu el resimlerinin %80’i sol ele ait. Hatta bir tanesi de 6 parmaklı. Resimlerin yeni yapılmış olduğu izlenimi veren özellikleri, yapılma şekli, bir başka deyişle, boyanma şekli. Şöyle: Resmi yapan(lar) (eminim birden fazla kişiler yapmış) sol ellerini kayanın üzerine koyup, üzerine boya püskürtmüşler. Varsayılan, ağızlarına doldurdukları boyayı, bir ince boruyla ellerine püskürtüp, duvara ellerinin şeklini çıkardıkları yönünde. Bu iş o kadar hoşlarına gitmiş ki, bunu yüzlerce kez tekrarlamışlar. Siyaha yakın koyu bir renkle, sarı arasında birkaç değişik renkle boyanmış zemin üzerine beyaz (ya da zeminle kontrast oluşturacak başka bir renk) boya püskürtülerek oluşturulmuşlar.


El resimleri


6 parmaklı el

Las Manos Mağaraları’ndan ayrıldıktan sonra plânım Bajo Caracoles’te var olduğu iddia edilen Hotel Bajo Caracoles’te kalmak. Bajo Caracoles, okumakta olduğum Bruce Chatwin’in In Patagonia kitabında “’Hiçbir yer’e doğru ayrılan yolların önemsiz bir kavşağı” diye tarif ettiği bu noktaya geldiğimde şunları gördüm : Çalışmayan bir benzin istasyonu, çalışmayan bir otel (kalmayı düşündüğüm Hotel Baja Caracoles), çalışmayan bir jandarma karakolu ve birkaç ne olduğu belli olmayan bina daha. Ortalıkta aylak aylak dolaşan bir köpek dışında başka hiçbir canlı yok. Bir hiçliğin ortasında, terk edilmiş bir köy görüntüsü… Yönümü, yaklaşık 200km güneydeki Gobernador Gregores’e doğru çevirdim, mecburen. Gobernador Gregores’e geç saatte girdim. Bulabildiğim ufak bir oteldeki adam tümüyle dolu olduğunu söyledi. Ayrıca, yer bulmam da zormuş. Bir film çekiminden bahsettiler, şehirde sürmekte olan. Zaten ufak bir yer, var olan 5 otelde de yer bulamazmışım. Benim için seferber olup, diğer otelleri ve pansiyonları aradılar. Sonuncusu olumlu yanıt verdi. Teşekkür edip, tarif ettikleri pansiyona gittim. Saat geç, ben yorgunum. Arabanın arkasında bulabildiklerimle birkaç lokma bir şeyler atıştırıp, yatıp uyudum.


Fren : Onsuz olmuyor

Ertesi günkü programım -yeniden- Pasifik kıyısına yakın El Chalten’e ulaşmak. Her ne kadar Arjantin’in meşhur 40 numaralı yoluysa da, uzun zamandır toprak zemin. Ruta 40, Arjantin’in en uzun karayolu olmasının yanında, ABD’deki 66 numaralı karayolu ve Avustralya’daki Stuart Highway’le birlikte dünyanın en uzun karayolu olma özelliğine sahip. Tabii, Alaska’daki Prudhoe Bay’den (Alaska yazılarımı okuyanların hatırlayacağı) başlayıp, dünyanın dibindeki Ushuaia’ya (hedefim olan kent) gittiği varsayılan Panamerican Otoyolu’nu saymazsak. Ruta 40 de zaten Panamerican Highway’in bir parçası. Ruta 40’da yolun yüzeyi oldukça düzgünse de, bazı yerlerde yeni çıkılmış kış şartlarından bozulmalar olmuş. Benden başka araba yok. Sabahtan beri gördüğüm araç sayısı bir elin parmaklarından az sayıdadır. El Chalten’e yaklaşık 130km kala, Tres Lagos köyünden biraz önce, bir viraja girerken bastığım fren pedalının alıştığımdan daha yumuşak olduğunu fark ettim. Birkaç kere pompaladım, pedal yavaş yavaş dibe gömülüyor. Kötü haber! Bir yerde hidrolik kaçağı var, belli. Hemen kenara çektim, kaputu açtım. Fren hidroliği haznesinde seviye oldukça düşmüş. Önce arka fren borusuna baktım, en kolayı olduğu için. Doğru adres! Sol fren borusu, T-bağlantının dibinden kaçırıyor. Rakordan mı, yoksa boruda çatlak mı var, anlayamadım. Bulunduğum yer de pek uygun değil. Tres Lagos’a 10km kadar yolum var. Orada bir tamirci bulabileceğim umuduyla, dikkatli bir şekilde köye yöneldim. Hidrolik yağını ziyan etmemek için motor freniyle idare ediyorum. Köyün girişindeki jandarmaya köyde tamirci olup olmadığını sordum; varmış. Söylediği yere gittim ama, kapı duvar. Seyahatteymiş. Kendime uygun bir köşe bulup, krikoyla arabanın arkasını kaldırdım; durumu teşhis etmek için. Boruda, tam rakor dibinde çatlak var. Zaten iyice azalmış olan hidroliği tamamıyla bitirmemek için T’nin ucunu sakızla tıkayıp, boruyu söktüm. Çatlağın etrafını temizleyip, hızlı kuruyan izolasyon silikonu, teflon bant, izolasyon bandı ve kablo bağından oluşan ‘şişman’ bir tamirat yaptım. Tek başıma devrenin havasını almak zor oldu, tam da başaramadım. Haznede de hidrolik yağı kalmadı zaten. Ama, halâ az da olsa kaçak var. Bu şekilde yola devam etmem çok riskli. Bir çözüm bulmam lâzım. Köyün girişinde benzin istasyonu varmış meğer. Bir kutu hidrolik yağı aldım. Hazneyi doldurduktan sonra, benzincinin de yardımıyla havayı boşalttım. Benzinci, daha adamakıllı bir tamir konusunda belediyede çalışan Cacho’nun yardımcı olabileceğini söyledi.


İş başa düştü


Sakız dediğin, nelere kadirdir


‘Çatlak’ deyip geçmeyin

Belediyeyi bul, Cacho’yu sor, durumu anlat… Cacho’da havşa makinesi varmış. Alet işler, el övünür derler; tam ihtiyacım olan şey. Ben de yaparım ama, beni Utau Usta’ya yönlendirdi. Utau işi yarım saatte halletti. Cezamı ödedim, köyün içinden geçerek yola çıkıyordum ki, kapalı olan tek otelin camına yapışık Türk Bayrağı çıkartmasını gördüm. Bir daha “Türkler seyahati fazla sevmezler” dersem, adiyim. İsimlerden yola çıkıp, internette araştırdım. Bulduğum Facebook sayfasında 18 Aralık-4 Ocak tarihleri arasında Patagonya’da motosikletle 3,000km yapmış 4 kişi olduklarını öğreniyorum. Ama hangi sene olduğu belli değil.


Hem de 4 kişilermiş

Parque Nacional Los Glaciares : El Chalten ve El Calafate

Parque Nacional Los Glaciares (Buzullar Ulusal Parkı), Arjantin’in Austral Andes olarak adlandırılan bölgesinde, Şili sınırının dibinde yer alıyor. ‘Austral’ İspanyolca’da ‘güney’ demek. Aslında güneyin karşılığı ‘sur’ da, Latince’den gelen ‘austral’ de ‘güney’ ya da ‘güneye ait’ anlamında kullanılıyor. Buradan, Avustralya’nın ‘Güney Ülkesi’ demek olduğunu da öğrenmiş bulunuyorsunuz. Hadi bu kıyağımı da unutmayın. Neyse! Biz dönelim ulusal parka. 1937 yılında ulusal park olarak ilân edilmiş burası. 1981’de de UNESCO tarafından Dünya Mirası Listesi’ne alınmış. Arjantin’in ikinci büyük ulusal parkı. En önemli özelliği, dünyada Antarktika ve Grönland’dan sonraki en büyük buz örtüsü oluşu. Bölgede 47 tane buzul bulunuyor ve yalnızca 13 tanesi doğuya doğru ‘akıyor’. El Chalten, parkın kuzey bölümündeki Viedma Gölü’ne akan Rio de Las Vueltas’ın kıyısında yer alan bir köy.


El Chalten’e girmeden önce, bulutların arasından fırlayan Fitz Roy Tepesi, 3,405m. Fitz Roy, adını, Charles Darwin’i Patagonya’ya taşıyan ünlü HMS Beagle teknesinin kaptanından alıyor. Dünyada tırmanılması en güç dağlardan birisi olma ünvanına sahip(miş)


Viedma Gölü’ne dökülen Viedma Buzulu

Akşam üzeri El Chalten’e girdim. İyice karanlık çökmeden önce 15km ilerideki Laguna Del Desierto’yu (Çöl Gölü) görmek istiyorum. Buralarda hava durumu hiç belli olmuyor; yarın nasıl bir havaya uyanacağımızı kimse bilemez. Desierto Gölü’nden döndükten sonra, kasabadaki Hostal Rancho Grande’ye yerleştim, yorgun ve aç. Koca bir hostel, güzel yemekler yapan bir lokantası da var. Dev gibi bir şnitzelle şarap içip, hemen yattım.


Laguna Del Desierto


Rio de Las Vueltas


Yine Fitz Roy Tepesi, bu sefer Desierto Gölü tarafından


Hostal Rancho Grande. Bir hostel olarak bayağı büyük bir bina, değil mi?

Ertesi gün, 1 Ekim Cumartesi sabahı, turistik El Calafate kasabası ve buranın meşhur olmasını sağlayan Perito Moreno Buzulu’na doğru yola çıktım. El Calafate de, parkın güney bölümündeki Argentino Gölü’nün kıyısında yer alıyor. Turist otobüslerinin getirdiği yüzlerce insanın doldurduğu, birbirlerine merdiven ve köprülerle bağlanmış balkonlardan, ben de gıcırdayan, çatırdayan, inleyen, ağlayan, zaman zaman büyük gümbürtülerle parçalanan Perito Moreno Buzulu’nu seyrettim. Karşınızda bir buz kütlesi değil de, koca cüssesini kıpırdatmakta zorlanan dev bir hayvan varmış gibi, sanki.








Perito Moreno buzulundan…


Aynı gün akşamı kıtanın bu sefer doğusuna, Rio Gallegos’a doğru yola çıktım. Artık hayli güneydeyim ve kıta, dolayısıyla Arjantin, burada iyice daralmış vaziyette. Ülkenin ‘bir ucundan diğer ucuna’ geçmek zor olmuyor. Atlantik kıyısındaki Rio Gallegos’a gitmek için 250km kadar bir yol katediyorum. Ertesi gün de, Güney Amerika kıtasının en güney ucunda yer alan Tierra Del Fuego’ya, yani ‘Ateş Toprakları’na geçmek üzere Punta Delgada’nın güneyindeki feribot iskelesindeydim.


Argentino Gölü


Ateş Toprakları’na doğru…

Önümüzdeki yazıda, Arjantin’in, aynı zamanda dünyanın dibinden anıları okuyacaksınız. Seyahatimin ‘en’lerinden birisi daha böylece gerçekleşmiş olacak. Kıtanın dibindense bir konuğum olacak; çoğunuzun tanıdığı bir isim.

Bir sonraki yazıya kadar, hoşça kalın.