Orta Avrupa'nın Rengi : Mavi ve Mor Viyana...


40 yıla yakın, içinde olduğum görsel sanatlar dünyası nedeniyle, gezdiğim yerleri renklerle özdeştiririm. Paris’te mutlu hissetmiştim kendimi ve sarı da mutluluğun renklerinden birisidir. Bu yüzden Paris’e sarı, Brüksel’e gri, Amsterdam’a yeşil, New York’a ebruliyi (renk cümbüşü) yakıştırmıştım…Orta Avrupa gezimde de renkler peşimi bırakmadı diyebilirim. Her gittiğim yere bir renk yakıştırdım. Viyana ya mor ve maviyi yakıştırdım. Uzun yıllar mor rengi sadece krallar, din adamları, aristokratlar kullanabilmiştir, kraliyet rengidir. Viyana’da her yerde kraliyet izlerini görmek mümkün. Bu yüzden önce mor rengi, sonra maviyi yakıştırdım. Mavinin çağrışımları arasında, olumlu dinginlik,  huzur, temizlik vardır. Viyana da bunların hepsi vardı.

İstanbul dan 2 saatlik bir hava yolculuğuyla Viyana Havalimanına indiğimizde, Klimt'in 'Öpüş' tablosunun devasa tıpkıbasımlarıyla misafirleri karşılamasının ardından, ayağımızın tozuyla sadece tramvayların durabildiği Ring caddesinde buluyoruz kendimizi. Viyana’nın merkezi Ring denilen yoldan geçiyor. Aslında Ring, şehri saran surları temsil ediyor. 1850’li yıllarda artık Türk ordusunun gelemeyeceğini düşünen Viyanalılar surları yıktırıp şehrin gelişmesini sağlamış. Yıkılan surların yerini bir bulvar almış. Opera, Parlamento binası, Holburg, Müzeler bölgesi... “Mozart” ve Joseph Haydn kıyafeti giymiş gençleri görüyoruz. Bunlar, konser biletleri satmaya çalışan Viyanalı gençler. Avrupa gezisinde farklı konseptlerde gördüğüm; peruğu, dantelli gömleği ve ipek ceketiyle, 18.yüzyıl asilzadelerine benzeyen, heykel adamlar burada da karşınıza çıkıyor. Kıpırdamadan, heykel gibi, saatlerce durabiliyorlar. Para kutuları da o ölçüde doluyor. Osmanlının 1526’da Macaristan’ı ele geçirip Avrupa kapılarına dayandığını, Avusturyalılar için ne denli ciddi bir tehdit oluşturduğunu Viyana’daki ilk günümüzden itibaren hissediyoruz...

 

 

 

 

Viyanalı ressam Friedensreich Hundertwasser tarafından 1980 yılında inşa edilmiş evini ziyaret ediyoruz. İki binanın birleşmesinden oluşmuş bir bina. O Avusturyalı Gaudí sanki. Binanın içinde yaşayanlar bu turist akımından pek memnun görünmüyor. Binanın kapısından çıkan bir apartman sakini “özel mülkiyet burası” diye kapıyı sinirli bir şekilde kapatıyor. “Doğayı binaların içine taşıma” felsefesinden yola çıkan sanatçı yaratıcılığını, Viyana'nın eski şehir dokusunu bozan yeni nesil binalara tepki olsun diye kullanmış. Sanatçının evinde yazılan dizeler de son derece hoş: “Doğayla barışın, Yağmuru kurtarın, Her yağmur damlası doğadan bir öpücüktür”… Bir projem var diye, Viyana Belediyesinin sürekli kapısını aşındıran ressam ve mimar Hundertwasser Belediye Başkanıyla bir türlü görüşemiyor. Bir gün çok sinirleniyor ve el hareketi çekiyor. Basın bu duruma el koyuyor. Belediye Başkanı mecburen sanatçıyı çağırıyor ve tam bu yere projesini uygulamasını istiyor. Ortaya bu masalımsı, rengârenk, Viyana’ya ruh katan binalar çıkıyor. Bu inatçılığı onu Yeni Zelanda’dan Napa Vadisine, Almanya’dan Japonya’ya kadar uzanan bir coğrafyada sanatını uygulama fırsatı yaratıyor.

 

 

16 yıldır Orta Avrupa rehberliği yapan simge bilimle ilgili kitabı olduğunu da öğrendiğimiz Serhat (Ertem) bey Orta Avrupa üzerine engin bilgileriyle ilk günden gezimize bir ruh katacağının ipuçlarını veriyor. Bilgilerini, deneyimlerini keyifle paylaşıyor. Zaman fakiri olduğum ve daha ekonomik olduğunu düşündüğüm sekiz günlük jet hızıyla yapılacak bir Orta Avrupa turunu yakınlarımın muhalefetine karşın gerçekleştirmiştim. Rehberimizin bilgisi ve zamanı yönetme tutarlığı karşısında, bu inatçılığıma çok memnun oluyorum. Panoramik şehir turuna devam ediyoruz.

 
 

Yürüyerek şehri keşfetmeye çalışıyoruz. Sanat tarihi Müzesi (Kunsthistoriches Museum), Doğa Tarihi Müzesi, Opera Binası, Parlamento Binası, Belediye Sarayı (Rathaus), Viyana Üniversitesi, Votiv Kilisesi, Schönbrunn Sarayı en geniş Gustav Klimt koleksiyonu, tabiî ki meşhur “KİSS” tablosunun da olduğu Belvedere Sarayı…

 

 

Avrupanın en iyi barok yapılarından biri kabul edilen, UNESCO'nun da Dünya Mirası listesine aldığı bir saray olan Schönbrunn Sarayının bahçesindeyiz. Çok büyük bir arazi üzerinde. Maria Theresia döneminde saray en parlak dönemini yasamış. Dünyanın en güçlü kadınlarından ve 16 çocuk sahibi olan Maria;  Kutsal Roma İmparatoru 2.Leopold ve  “ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” diyen Fransa ya gelin giden Marie Antoinette nin de annesi. Rehberin onunla ilgili anlattıkları sayfalara sığmaz. Çok ilginç bir imparatoriçe. Sarayın büyüleyici arka bahçesinin sonunda, tepede Gloriette denilen, bir sekil kışlık bahçe "evi" var. Sarayın arazisi içinde bir de hayvanat bahçesi var. Tabii ki bu kısa turda görmek isteyipte göremediğimiz yerlerden biri olarak kalıyor belleğimde. Çalılardan oluşan devasa labirenti, sadece seyredebiliyoruz. Gezmesi saatleri alan sarayın içini göremedik zamansızlıktan. Viyana'nın Versay’ı da denilen köşkün içini gezememe eksikliğini, Paris’in Versay sarayını, İstanbulun eşsiz saraylarını saatlerce gezdiğimden dolayı, kendimce avunuyorum.

 

 

Şehir gezimizden sonra rotamız Viyana şehir merkezinden 17 km uzaklıkta yer altı maden ocağı iken bir patlama neticesinde içine su dolarak, yeraltı gölü olan Seegrote.  (http://www.geocat.com.tr/kitalar.php?act=GEZILECEKYER&gListRef=29&page=1&ref=36) Avusturya kökenli, 20. yüzyılın en acımasız diktatörü Adolf Hitler ”Nazi Partisinin başına geçince, küçük kardeş abisine kavuşmalıdır” diyerek bu maden ocağında silah fabrikasını kurdurur. Fabrikadan kalan aletlerin sergilendiği bölümü görüyoruz. Sonra, 1938 deki yapılan yer arama çalışmalarına en uygun yer olarak burası seçilerek, dünyanın ilk jet motorlu uçakları olan Heinkel’lerin yapıldığını da öğreniyoruz. Bugün bile halen mağara içinde kayıkla yapılacak gezi sırasında bu uçaklara ait parçaları görüyoruz. Ormanlar içinden geçerek ulaştığımız bu mağarada, Avrupa'nın en büyük yer altı gölü var. Rehberimiz koyu altın sarısı rengindeki gösterişli tekneyi göstererek, bir kısmı bu madende çekilen, 1993 yapımı, Stephen Herek tarafından yönetilen “Üç Silahşörler” filminin dekoru olduğunu belirtiyor. Yerin 60 metre aşağısında ve kireç kaplı olduğu,  kireç’in ısıyı aynı seviyede tuttuğu için yaz kış hep 9 derece olduğunu öğreniyoruz. Gölet içinde yaptığımız tekne gezintisi kısa, ancak ilginç ve keyifliydi.

 

 

Viyana’nın hemen dışında bulunan Viyana ormanları içindeki "HeilingenKreuz" köyünü görüyoruz. Cizvit manastırı var burada. Hıristiyanların hac yeri. Bu muhteşem ormanlardan geçerek Mayerling av köşküne gidiyoruz. Köşk; günümüzde, İmparator’un hediye ettiği, Carmelita rahibelerinin yaşadığı bir manastır. Hıristiyanların en radikal cemaati olan dünyada sadece 8 rahibenin kaldığını ve papaya bağlı olarak yaşamlarını sürdürdüklerini öğrendiğimiz bu cemaat senelerdir hiçbir şekilde dışarı çıkmaz ve yüzlerini göstermezlermiş. Bunu öğrenince perdelerle sıkıca örtülmüş camlara doğru umutsuzca el sallıyoruz (belki perdelerin arkasından bizi görürler diye). Bu köşkü, Hofburg İmparatoru Franz Joseph ve İmparatoriçesi Elizabeth (Sissi)’nin oğlu olan Rudolf, av merakı nedeniyle 1886’da yaptırmış. Hofburg Hanedanlığı'ndan izler, Viyana ve çevresinde hala derinden hissedilmekte. Franz Joseph ve özellikle Elizabeth hala her yerde karşımıza çıkıyor, afişlerde, duvarlarda, saraylarda, sokaklarda, her yerde. Çok seviliyor. Avusturya- Macaristan imparatoriçesi Elisabeth’in (Sisi) ilginç ve hüzünlü bir öyküsü var. Üç çocuğunun da ölümünü görüyor. Güzelliği,  mutsuzluğu,  halkla iç içe oluşu, asi ve kararlı oluşu ve bir suikasta kurban gitmesi onu halk gözünde kahraman yapmış belkide. Bugün Viyana için Sisi, sanki bir turizm elçisi, tek başına bir marka gibi! “İmparotoriçe Sisi” adıyla beyazperdeye uyarlanan filmi bir zamanların efsane yıldızı Romy Schneider oynamıştı. Ayrıca bu köşkte yaşanan dram; tiyatro, opera, sinema ve müzikale taşınmıştı.  Güçlü ve ihtişamlı bir imparatorluğun sona ermesine neden olacak sonun başlangıcı olan Mayerling Faciası İmparator Franz Joseph ve İmparatoriçe Bavyeralı Elisabeth'in tek oğulları Veliaht Prens Rudolph'un ölümünün hikâyesini dinliyoruz:  “Sisi'nin oğlu olan Rudolf, Belçika Prensesi Stephanie ile evleniyor. Bir çocukları oluyor. Av merakı olan Rudolf, bu köşkü yaptırıyor. Ve bir süre sonra Barones Marie Vetsera ile tanışıyor. 17 yaşındaki bu kıza büyük bir aşk besliyor. Bir gün bu av köşkünde Rudolf ve sevgilisi ölü olarak bulunuyor.” Rudolf'un arkasında bir mektup bırakarak önce sevgilisini sonra da kendisi vurduğu öne sürülen görüşlerden biri. Tarihe Mayerling Faciası olarak geçen bu olayın iç yüzü hala belirsiz. Halk tarafından çok sevilen Rudolf'u babasının öldürtmüş olabileceği (komplo) ihtimali de düşünülmekte. Av köşkünde çiftin ölü bulunduğu odayı geziyoruz. Odanın duvarlarında ise fotoğraflarıyla tüm aileyi ve yaşananları görmek mümkün.

 

 

Viyana deyince aklıma operalar, müzik, vals, Gustav Klimt, Egon Schiele, Mozart ve Schubert, Straus, çikolatalar, pastalar gelirdi. Şehri bu beklentilerimin üzerinde buldum. Halkın yaşantısından Avrupa’nın zengin şehirlerinden birisi olduğu ilk bakışta göze çarpıyor. Sanatın ve tarihin her an hissedildiği bir yer. Huzurlu, güvenli, güler yüzlü, estetik bir şehir. Herkes kurallara uyuyor. Epeyce bisikletli var bisiklet yollarında. Etrafın keşfine dalmışken, bisiklet yoluna girmişiz. Bisikletli yaşlı Viyanalı bir bey “look! look” diye sertçe bizi azarlayarak uyardı!

 
 

Her yerde Türklerle karşılaşmak mümkün. Tesadüf mü bilemiyorum, bindiğimiz taksiciler, yol tarifi aldığımız insanların çoğu Türk’tü. Onlardan Viyana ya dair epeyce bilgiler alıyoruz. Memnun görünüyorlar.

 

 

Viyana tatlı ve kahve cenneti gerçekten. Özellikle içinde yufkaya sarılmış;  elma, kuru incir, üzümlü  “apple strudel” ve  “sacher torte” tatlısını yemeden dönmeyin derim. Hala tadı damağımda duruyor. Ayrıca tek porsiyonunun bile iki kişiyi doyuracak gibi servis edildiği şnitzelin tadı unutulmazdı.

 
 

Strauss’un evinde; Johann Strauss, Mozart, Haydn eserlerini canlı canlı dinlemek, bale gösterisi ve opera performansı çok hoştu doğrusu. Ancak arka sıralardan en ucuz konser biletini 50 Euro’ya alabiliyorsunuz. Yüzde on grup indirimleri yapıyorlar. Ülkemizdeki Viyana’dakiler kadar kaliteli konser, opera, bale gösterilerinin fiyatlarıyla karşılaştırınca ne kadar şanslı olduğumuzu düşünüyorum!

 

 

Viyana'nın görülmeye değer müzeleri şehrin merkezinde, İmparatorluk Sarayı'nın çevresinde yer alıyor. Hofburg Sarayı'ndan Ring tarafına çıkıldığında, hemen karşıda Maria Theresia Platz'da bulunan karşılıklı iki müze;  Kunsthistorisches Museum (Sanat Tarihi Müzesi) ve Naturhistorisches Museum (Doğa Tarihi Müzesi). Viyana Sanat Tarihi Müzesi olarak 1891 yılında aynı ismiyle Avusturya-Macaristan İmparatoru 1.Franz Joseph tarafından açılmış, dekoratif sanatlar ve güzel sanatlar alanlarında dünyada önemli bir yeri olan müze. Müzenin iç ve dış mimarisi olağanüstü. Müzenin tavan ve sütun süslemelerinin bir kısmı Gustav Klimt'in yaptığı bu müzede;  Mısır ve Yakındoğu, Yunan ve Roman Antik koleksiyonu, madeni paralar, dekoratif sanatlar koleksiyonu bölümleri var. Bir günde ancak bitebilir. Yine zamansızlıktan yarım gün gezebiliyorum. New York Metropoliten müzesindeki Mısır bölümünü gezerken, “sadece piramitler kalmış sanırım Mısırda” diye düşünmüştüm. Maalesef Avrupa ülkelerindeki müzelerdeki gibi bu müzede de Mısır eserleri her yeri kaplamış. Anavatanından koparılmış bu olağanüstü eserleri incelerken hüzünlendim. Babil Ischtar Kapısı Aslanına, Mısır Orta Krallık zamanından kalma mavi seramik hipopotam’dan fısıltıyla insanlık adına özür diledim. Derslerimde öğrencilerime incelettirdiğim ressamların tablolarının orijinalleriyle müzelerde karşılaşmak beni hep heyecanlandırır. Albrecht Dürer, Rubens, Rembrandt, Titian, Velázquez, Raffaello, Vermeer,  Arcimboldo ve diğer meşhurların en ünlü tablolarını görünce yine heyecanlanıyorum. Pieter Brueghel'in; öğrencilerimin çok sevdiği tabloları da burada. Bu eserleri gördükten sonra, lisede sanat tarihi hocalığı yaparken, öğrencilerime yetersiz anlattığımı düşünüyorum ister istemez. Erken Rönesans’la başlayan Rönesans eserlerinin büyüsüne kapılmıştım. İnsanoğlunun ulaştığı üstün güç olan sanatın eşsiz çağrışımları üzerimde, bu güzel müzeden istemeyerek ayrılıyorum.

 

 

Müzenin hemen arkasında ve etrafında ki kafelerde havanın güzelliğini fırsat bilen Viyanalılar dışarıya taşmışlardı. Ne yazık ki Doğa Tarihi Müzesi, Freud Müzesine gidecek zamanımız olmadı.  Grubumuzdan ayrılarak Alison’la birlikte, önemli sanat müzelerinden birisi olan, 65.000'den fazla çizimin yanı sıra ağaç baskı, taşbaskı ve gravür gibi tekniklerle yapılmış bir milyondan fazla baskı eseri ve bir o kadar da modern grafik çalışmalardan oluşan koleksiyonu ile dünyanın en geniş ve en önemli grafik eser koleksiyonlarından birine sahip olan Albertina Müzesine gittik. Uzun kuyruğu ve kapanış saatine az bir zaman kaldığını görünce istemeyerek geri dönüyoruz.

 

Kentin ruhunu hissetmek, daha iyi gözlemlemek için kolaylıkla ulaşılabileceğimiz metro, tramvay, otobüse binmek yerine, otelimizden yürüyerek Viyana’yı daha ayrıntılı keşfetmek için yürümeye karar veriyoruz. Tarih ve sanat kokan atmosferini, güzel kafelerini, ilginç dükkânlarını, sessiz, huzurlu yollarını, sakin insanlarını gözlemleyerek bir saat dolaşıyoruz.  Şehrin en işlek merkezindeki ışıklı devasa dönen silindir şeklindeki Leopold Müzesindeki güncel fotoğraf sergisini tanıtan reklamı görünce ister istemez bir şaşkınlık yaşıyoruz. Seyircilerin önünde; ayaklarının altındaki toplarla üzerlerinde sadece spor ayakkabıları ve çoraplarının olduğu, üst taraflarının tamamen çıplak olduğu futbolcu fotoğraflarını görünce! “Eğer ülkemizin en işlek caddesine bu reklam konulsaydı” diye birbirimize soruyoruz” neler olurdu acaba” diye. Sanırım medyanın ilk gündemi bu reklam olurdu! Sanatçısına “Vurun kahpeye senaryosu işletilirdi” demekten alamıyoruz kendimizi!

 
 

Akşam otelimizde ücretsiz internetten sanatçıyı ve bu sergiyi inceliyorum. Viyanalılar cinsiyet ve cinsellik üzerine olan bu “güncel sanat/çağdaş sanat” sergisini felsefik, sanatsal, v.b. açılardan tartışmaya açmış ve farklı yorumların olduğu bir tartışma zemini oluşturmuş bile. Fakat hala en işlek caddede hiçbir zarar görmeden ışıklı pano olarak izleyenlerin dikkatini çekmeye ve serginin teması etrafında entelektüel tartışmalar sürüyor (Yurt dışı gezilerinde ülkelerin coğrafi, sosyolojik, psikolojik ve kültürel farklarını görmek ilginç oluyor)!


 

Yürüyüşümüzü nihayet Hofburg Sarayını geçerek hemen  yanındaki Stephanplatz bölgesine varınca bitiriyoruz. Gotik tarzda yapılmış görkemli Stephen Katedrali şehrin en merkezi alışveriş ve eğlence caddesi olan Karntner Strasse üzerinde bir anda karşınıza çıkarak sizi büyülüyor. Yanı başındaki kafelerden birinde eşsiz barok ve gotik tarzı binaların akşam vakti ışıklandırmasının büyülü güzelliğiyle dinleniyor ve günün yorgunluğunu lezzetli dondurmaları ve kahveleriyle gidermeye çalışıyoruz. Viyana’nın 26 km güneyinde, Beethoven ve Mozart  gibi ünlüleri de ağırlayan, romatizma tedavisinde kullanılan termal suları, kaplıcalarıyla ünlü küçük ve şirin Baden şehri. Avusturya Macaristan imparatorluğuna hükmeden aile Habsburglar’ın izini burada sürüyoruz. Neo klasik evleri,  Geç Gotik dönemden den kalma Sankt Stefan kilisesi ve 15. yüzyıldan kalan Kutsal Üçleme Sütunları, bölgenin görülmeye değer tarihi eserlerinden. Yufkaya sarılmış, elmalı, kuru üzümlü Appleturta tatlısının enfes tadı damağımda, keşfedeceğim diğer ülkelerin merakıyla Mavi ve Mor Viyana’yı  belleğime ve gezi defterime not ederek,  bu hoş şehirden ayrılıyorum…







 Yazılan Yorumlar...
NEŞE
(22  Aralık 2012)
Avrupa da ,halen hanımların eldiven ve şapka taşıdıkları tek şehir Viyana dır bence....
Setenay Süzer
(21  Aralık 2012)
Merhaba Şükran Hanım,
Alın teri ile kazanılan paranın harcamak için en güzel değerlendirildiği alan sanırım bu gezilerimiz.Ne güzel gezmişsiniz ve zenginlemişsiniz yine.Okuyan bizler de sayenizde Viyananın o eşsiz kültürel zenginliğini yeniden yaşadık.Gördüğüm başkentlerin içinde en çok etkilendiğim Viyana dır, ilk 1991 da gördüm, turla gitmiş,Prag ve Budapeşteyide görmüştük.Organize turlarda rehberin sizinki gibi iyi olması büyük şans. 1998 Ağustosunda TV de Kokpit programından kazandığım,Brüksele bedava uçak biletimi Viyana uçuşu ile değiştirince, klasik müzik meraklısı eczacı arkadaşımın yol arkadaşlığı ile bir hafta bu güzel şehrin altını üstüne getirmiş, bütün sarayların, müzelerin bir bir keyfini çıkarmış akşamları saray mekanlarında konserler izlemiştik.2010 yılbaşında eşimin mil puanlarını kullanma zorunluğu olduğunda ilk aklıma yine Viyana geldi 5 günün bir gününü Salzburga bir gününü Tuna boyundaki tarihi Krems ve Melk şehirlerini içine alan gezi dışında 3 gün müze ve sarayları bir bilen olarak eşimle yeniden gezme şansım oldu.Viyana kadar kadın erkek, halkın çok şık,bakımlı olduğu bir kent rastlamadım.Az önce çok güzel anlatımlı yazınızı okurken bedavadan bir kez daha gitim geldim oralara.Paylaşımınız için çok teşekkürler ediyorum.
Yeni yılda hep birlikte nice güzel gezilere
TAMER
(16  Aralık 2012)
Şükran Hanım, elinize sağlık çok güzel anlatmışsınız... Ağustos ayında Ramazan bayramı için Prag ve Budapeşte yi de kapsayan 7 günlük bir tur aldım ben de... Bir şey sormak istiyorum size veya diğer arkadaşlara; bu turumuzun sadece iki günü Viyana için... Bu iki günün birinde de sizin de anlattığınız ekstra Seegrote-Mayerling-Baden gezisi var... Bu ekstra tura katılmaya değer mi yoksa ikinci günümüzü de Viyana da dolaşıp, karış karış gezmeye ve şehri keşfetmeye mi ayırsak ne dersiniz?
Asu
(16  Aralık 2012)
Hayatı renkli gören değerli Şükran hocam,
Yazınızı keyifle okudum ve de çok beğendim... Geçtiğimiz
Şubat ayında gördüğüm yerleri sizin gözünüzden, kalbinizden, ruhunuzdan tekrar görmek beni çok etkiledi, teşekkürler... Alanınızda iyi olduğunuz gibi yazınsal ifadenizin de güçlü olduğunu görmüş oldum, tebrik ederim... Viyanada tadımlık bir süre kalabildim ama beni en çok etkileyen; çok sevdiğim ressam Klimtin "Öpüş" tablosunun orjinalini görmek oldu. Hala 18.yy.ın dokusuna sahip olan Viyana, Avrupada görülmesi gereken bir şehir. Yüreğinize, kaleminize sağlık...
Erdin İVGİN
(16  Aralık 2012)
Şükran Hocam,
Bu yazınızı da keyifle okudum. Ne kadar güzel gezmiş ve ne güzel aktarmışsınız. Sanatla dolu bir gezi olmuş. 35 yıllık görsel sanatlar eğitimcisi olduğunuz bu yazıda nasıl da ortaya çıkıyor.
Yüreğinize sağlık. Çok teşekkürler.
hakangeziyor
(15  Aralık 2012)
Hocam, renklerin diliyle keyifli anlatımınız için sonsuz teşekkürler...Viyana beniç için aristokrasinin en yoğun hissedildiği şehirlerden birisi. Her sokak, her köşebaşı sanki güçlü impatarorluğun izlerini taşıyormuş gibi gelmişti. Mayerlingi görmedim ama Sisnin Avusturya ve Macaristan^da ne kadar sevilip sayıldığını biliyorum. Kötü bir kader...
Teşekkürler...Kaleminize sağlık...
Şükran Şahin
(15  Aralık 2012)
Şükran Hocam,
Yine keyifle, imrenerek okudum. Nice gezilere diyorum. Sevgilerimle.Şule Tüzül
NEŞE
(15  Aralık 2012)
Sevgili meslekdaşım, branşdaşım, ne güzel anlattınız, anıları ayağa kaldırdınız...Anlattığınız tüm güzellikleri ben de yaşadım ama benim vaktim çoktu, her müzede çokça vakit geçirip biraz keyif yaptım.Hundertwasser yerleşimi benim de favorim, hele kahve bölümündeki çok zengin küpe çiçekleri bugün gibi aklımda....İkinci favorim, Belvedere deki Klimt ve Schiele salonları....Mayerlig deki minik kilise için, tam intihar ettikleri köşkün yerine yapıldı diyorlar...Kötü bir son....Teşekkürler,çok teşekkürler...