Madrid'den Endülüs' e İSPANYA 3. (Sevilla)


Çok sıcak bir gündü... Öğleden sonra Toledo'dan Sevilla'ya doğru yola çıktığımızda hava gerçekten çok sıcaktı ama güneye doğru indikçe daha da sıcak oldu. Saat akşamüstü 18:00'e yaklaşmışken bile arabanın dış ısı göstergesi 45 dereceyi gösteriyordu. Sevilla'ya geldiğimizde arabadan indiğimiz zaman kendimi gerçekten saunaya girmiş gibi hissettim. Aşırı nem sıcağı çok daha fazla hissettiriyordu. Telefonuma gelen hava durumu uyarısı sanırım durumu özetler. 



Bu duruma genel olarak seyahatlerimizden alışığız. Paris'te sıcaktan ölümlerin olduğu zaman oradaydık. İtalya keza öyle. Viyana'da dahi 42 derecenin üzerinde son yılların sıcaklık rekoru tam da bizim orada olduğumuz zamana rastlamıştı. Sanırım Helsinki'ye gitsek buzlar sizin yüzünüzden eriyor diyecekler. 


Neyse öyle veya böyle Sevilla'ya geldik sonunda. Artık Endülüs bölgesindeyiz. Önce otelimizi bulmamız lazım. Booking.com'dan ayırttığım otelde giriş için bir numarayı aramamız gerektiği belirtilmiş. Karşılamak için gelip odamızı teslim edecekler. Aradıktan on dakika sonra Sevilla Katedrali önünde buluşuyoruz. Gelen kişi orta yaşı geçmiş bir hanımefendi. Kısa bir tanışma, hoş geldiniz merasimi ve hemen sonrasında 5 dk yürüme mesafesinde olan otelimize geçiyoruz. Aslında bir apart. Sevilla'nın hemen merkezinde Katedralin karşı sokağında bulunuyor. Tam merkezde yani. Sokaktaki kilitli demir kapı çok hoş bir avluya açılıyor. 


                                   


Apartın avlusu... (Gece ve gündüz)



Sevilla'daki evimiz...


Tam karşıdaki kapı bizim evimizin kapısı. Mihmandarımız her şeyi en ince ama en ince detayına kadar anlatıyor. Bir an hiç bitmeyecek zannediyoruz. Neyse ki konuşmayı çok seviyor olsa da sonunda oda tanıtımı bitiyor anahtarlarımızı teslim alıp kendisini uğurluyoruz. 1+0 bir oda ve banyo ama ihtiyaç olan her şey düşünülmüş. Bir duş alıp hemen dışarı çıkıyoruz, hem Sevilla gecesini yaşamak hem de gerçekten çok acıkmış olan karnımızı doyurmak için. Akşam yemeği için çok fazla alternatif var ama işin kötüsü hepsi çok kalabalık ve masalarda neredeyse hiç boş yer yok. 



Saat 22:00 ve her yerde tüm masalar dolu... 


Neyse ki bir şansımıza restoranlardan birinde bir masa boşalıyor, biz de hemen çok fazla seçici olmadan oturuyoruz. Sonradan fark ediyoruz ki oturduğumuz restoran 1386 yılından bugüne hizmet veren 630 yıllık bir bina. Yaptığımız sohbette binanın elbette çeşitli restorasyonlar geçirdiğini ancak tavanın orijinal olduğunu belirtiyorlar.



1386 yılında inşa edilmiş binada hizmet veren Las Escobas adlı antik taverna...




1386'dan kalan antik tavan...


Yemeklerimizin yanında elbette bir sürahi de buzlu Sangria söylüyoruz. Ancak şunu belirtmeden geçemeyeceğim, Barcelona'da da, Madrid'de de çok daha güzeldi içtiğimiz Sangrialar. Burada içtiğimiz ise çok fazla meyve tadındaydı. Belki damak tadı değişiktir Endülüs bölgesinin ama ben fazla beğenmedim açıkçası. Sevilla'da çoğu bina eski olduğu için bu binalarda hizmet veren işletmelerde ister istemez uzun yıllardan beri hizmet veriyorlar ve bunu da gururla tabelalarına yazıyorlar. Şu tarihte kurulmuştur, bu tarihte kurulmuştur diye. Bunu da yazmanın İspanyolcası ise "Fundado en 19.. bilmem kaç" Çoğu restoranda bu yazıyı gören eşim Funda tabi ki çok seviniyor "bütün dükkanlar benim (!) hepsinde adım yazıyor" diye... 



Tüm restoranlar Funda'nın... 


Karnımız doyunca  biraz dolaşıyoruz gece ışıklar altındaki Sevilla'yı. Katedral ve meydan çok güzel ışıklandırılmış. Tüm gün boyunca turistleri gezdirmiş olan faytonlar hala müşteri bekliyor. Hayvancıklar belli ki iyice yorulmuş. Bırakın da biraz dinlensinler, ama yapacak bir şey yok, talep varsa elbette arz oluyor bir şekilde... 




Gece ışıkları altında Sevilla...





Artık iyice yorulmuşlar sanki... 


Karnımız doydu, Sangriamızı içtik, gece ışıkları altında Sevilla'yı da şöyle bir dolaştık, artık saat gece yarısına yaklaştı. Yoğun ve yorucu bir gündü bizim için. Güne Madrid'de başlayıp Toledo'yu keşfetmiş ve uzun bir yolculuk sonrasında Sevilla'ya gelmiştik. Artık iyice kapanan göz kapaklarımızı dinlendirmek üzere odamıza gidiyoruz.


* * *

Sabah kahvaltımızı yaptıktan sonra dinç bir şekilde Sevilla sokaklarına atıyoruz kendimizi. Bazı şehirler vardır, sokaklarında dolaşmak büyük keyif verir size, mesela Brugge gibi, Colmar gibi, Salzburg gibi... Sevilla da bence o şehirlerden bir tanesi. Beni ilk andan itibaren mest etti. Portakal ağaçlarının güzelliği, şehrin dokusu, hepsi mükemmel. Saatlerce dolaşabilirim Sevilla sokaklarında. Zaten iki gün boyunca da öyle yapıyoruz.


Sevilla için ilk andaki düşüncem neyse diğer Endülüs şehirlerini gezdikten sonra da değişmedi. Bence Sevilla Endülüs bölgesinin en güzel şehri... 



Sevilla'da bir gezgin...




Arkadan Sevilla Katedrali...




Sevilla Başpiskoposluğu...


Alcazar girişi sabah saatleri olmasına rağmen oldukça kalabalık. Tur girişleri oldukça fazla. Bu kalabalığı belki biraz olsun atlatabiliriz diye önce Torre del Oro'yu (Altın Kule) görmek için Guadalquivir nehri kıyısına kadar yürüyoruz. Bu sırada Old Town bölgesinden çıkıp normal şehir hayatının yaşandığı modern Sevilla'yı da görme şansımız oluyor. Bu arada nehire yaklaştığımız zaman ağaçlarla kaplanmış bir koridordan geçiyoruz ki burası sıcak havada bize bir vaha gibi geliyor. 



Alcazar girişindeki kalabalık...


Az sonra nehre geliyoruz. Kule hemen sağımızda ihtişamlı bir şekilde nehrin hemen kenarında duruyor. Daha iyi fotoğrafını çekebilmek için köprünün üzerine doğru yürüyoruz. Endülüs Emevileri döneminde 1221 yılında Alcazar Sarayının surlarını takiben 36 metre yüksekliğinde gözetleme kulesi olarak yapılmış. 1760 yılında biraz daha yükseltilmiş. Nehirden yansıyan güneş ışıkları ile altın gibi parladığı için bu isim verilmiş. Yapı harcında kullanılan saman parçalarının bu etkiyi sağladığı söyleniyor. Şu an deniz müzesi olarak kullanılan kulenin üst katlarına çıkmak ücretli. Giriş katını dolaşıp çıkıyoruz. Hem vakit kaybetmemek hem de gereksiz bulduğum için üst kata çıkmıyoruz.




Torre del Oro (Altın Kule)



Altın Kule'nin Giriş katından... 


Tekrar eski şehire geri dönüyoruz. Planımız, eğer çok kalabalık değilse önce Alcazar'ı gezmek, sonra Santa Cruz Yahudi mahalleleri, yemek arasını takiben Katedral ve Plaza Espana. Alcazar'ın önündeki kalabalık iyice azalmış. Hemen biletlerimizi alıp içeri giriyoruz. Granada'da bulunan Elhamra (Alhambra) sarayından esinlenerek yapılan bu saray yine aynı saray ile birlikte muhteşem İslam mimarisinin en iyi iki örneğinden biri. Günümüze gelene kadar da çok iyi korunmuş. Avlular, tavanlar ve duvarlardaki işlemelerde ahşap ve seramik çini üzerine İslam motifleri belirgin şekilde kullanılmış. Gerçekten muhteşem bir yapı. İspanya Kral ve Kraliçesi yaz aylarında bu sarayı zaman zaman kullanıyorlarmış. Sarayın en önemli özelliği zamanında Kristof Kolomb ve arkadaşları meşhur seferlerine çıkarlarken Kraliçe I. Isabel tarafından bu saraydan uğurlanmışlar. 



Kristof Kolomb'un gemisi...


Bazen sözlerle bir güzelliği tarif edemeyebilirsiniz ya işte bu saray da bence öyle... O yüzden çok fazla bir şey yazmayıp fotoğraflar ile bu sarayı betimlemenize yardımcı olmaya çalışacağım... 














Bunların birer halı olduğuna inanmak çok güç...



Bu ise gerçekten çok güzel bir halıydı...









Duvar ve çini işlemeleri muhteşem... 







Zenginliğin yansıması...



Alcazar Sarayı Sevilla'da mutlaka vakit ayrılması ve etraflıca gezilmesi, görülmesi gereken bir yer. Bahçesi de dahil en az 2-3 saatinizi ayırmanız en doğrusu. Hakikaten Sarayı gezerken zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz... 







Alcazar Bahçeleri de bir harika...


Alcazar'dan çıktığımızda karnımız iyice acıkmıştı. Santa Cruz Yahudi mahallerine gitmeden önce çok hoş, ağaç altı ve serin su püskürtme sistemi olan bir yerde hem bir şeyler atıştırıyor hem de buz gibi birer bira içiyoruz. Bu su püskürtme sistemleri neredeyse Sevilla'daki tüm kafe ve restoranlarda var. Bu sıcaklarda da inanılmaz yararlı oluyor.


Yahudi mahalleri aslında Katedrali ve Sarayı da kaplayan geniş bir alan ancak görsel olarak beyaz badanalı ve demir parmaklıklı evleri, küçük fıskiyeli havuzlu avluları ve dar sokakları ile Santa Cruz bölgesi her adımda size görsel bir şölen sunuyor adeta. Dar sokaklarda hediyelik eşya satan küçük dükkanlar, biraz daha geniş alanlarda da gitar çalan sokak sanatçılarını görebiliyorsunuz. Dolaşmaktan çok keyif aldık. Portakal ağaçlarıyla dolu Bayraklar Avlusunda (Patio de Banderas) başlayıp, baharat satıcılarına kadar  tüm sokakları ayrı ayrı keyifle gezmek çok güzeldi...




Patio de Banderas (Bayraklar Avlusu)



Müziğini icra eden bir sokak sanatçısı...



Çeşit çeşit baharat çayları... 



Keşke keramet kıyafette olsa!... 







Büyüleyici dar sokaklar...




Fıskiyeli avlular...



Duvarlar yaşanmışlıkların keskin izlerini taşıyor...


 



Santa Cruz sokaklarından... 



Sıra geliyor Katedrale... Biletlerimizi alıp içeri giriyoruz. Gerçekten etkileyici bir yapı. 1400 yılında yapımına başlanan bu etkileyici yapının tamamlanması neredeyse 100 yıl sürmüş. Özellikle altın kabartmalardan oluşan ana şapel kısmı gerçekten harika. 


Kraliçe I. Isabel'den aldığı destekle Sevilla'dan Hindistan'a gitmek üzere  yola çıkan ve Amerika Kıtasına ayak basan Kristof Kolomb'un mezarının da bu Katedralde olduğu söyleniyor. Aşağıdaki resim Kolomb'un mozolesi olarak lanse edilmiş ancak kayıtlara göre kesin bir bilgi yok. Önce Amerika'ya götürülen sonra Küba ve tekrar Avrupa'ya geri dönen mezar için şimdilik bu mozolenin doğru olduğunu kabul ediyoruz. 



Kristof Kolomb'un mozolesi...




Ana Şapel altından kabartmalarla süslü...



Katedral Kolomb' un Amerika'dan taşıdığı zenginliği yansıtıyor...





İslam unsurları ayrı bir bölümde sergileniyor...


Katedralin büyük kulesi Giralda olarak anılıyor. 1184 yılında yapımına başlanmış. 15 yılda tamamlandığı söyleniyor. 97,5m yüksekliğindeki Giralda Muvahhidler tarafından cami minaresi olarak inşa edilmiş, sonradan çan kulesine çevrilmiş. Fas'ın Marakeş kentindeki Kutubiye Cami minaresi örnek alınarak yapılmış. İspanya seyahatimden 2 ay sonra Marakeş kentine gittiğimde yakından görme fırsatını elde ettiğim Kutubiye Camisinin minaresinin de fotoğrafını aşağıda paylaşıyorum. Benzerlik gerçekten çok şaşırtıcı...


                                


                  Sevilla Katedrali                                         Kutubiye Cami (Marakeş)



Giralda ismi İspanyolca dönmek anlamına gelen "Girar" fiilinden geliyor. Zaten kulenin en tepesine de döne döne yükselen bir yol ile çıkıyorsunuz. Yani merdiven çıkmak yerine hafif yokuş düz bir yol ile yükseliyorsunuz. Bunun nedenini şöyle açıklıyorlar; Cami minaresi olduğu zamanlarda ezan okumak için müezzinin yukarı çıkarken at kullanabilmesi imkanını sağlıyormuş...  


      


Sonunda 34. kata ulaşıyoruz... 



Giralda'nın en üst katına çıkarken ara boşluklardan da dışarıya bakabiliyorsunuz, ancak en üst katta manzara gerçekten muhteşem bir hal alıyor. En tepede yer alan devasa çan da görmeye değer...





Giralda'dan Sevilla manzarası...


 


Kulenin devasa çanı...




Kuleden 1872 yılında çekilen bir fotoğraf... 


Tesadüfen aynı yerden benim çektiğim fotoğraf (Yıl 2016)


Kuleye tırmanırken ara boşluklardan dışarıyı görebiliyorsunuz demiştim. Bu boşluklardan birinden çektiğim fotoğrafı benden 144 yıl önce aynı yerden başka birinin daha çektiğini tesadüfen daha sonra fotoğraf albümümden bu yazı için fotoğraf seçerken görüyorum. Çok enteresan farklı bir duygu oluşturuyor bu durum bende...


Giralda gezimizden sonra hemen Katedralin arkasından geçen şehrin modern caddelerinden biri olan Avd. De la Constitucion (Anayasa) bulvarında biraz dolaşıyoruz. Bu bulvar üzerinde gezerken Starbucks'ın yanındaki bir binada şanlı bayrağımızı görmek çok hoşumuza gidiyor. Sevilla Fahri Türk konsolosluğumuz bu bulvar üzerindeki bir binada yer alıyor.  


İhtiyaç durumu için;


Adres    : Avd. De la Constitucion, 36 / Entplta.Dcha., Sevilla, 41001 

Telefon  : +34 954 293 310 Faks: +34 954 220 292



Sevilla Fahri Türk Konsolosluğu...


  

Akşam üstünü geçiyor artık zaman, görmek istediğimiz bir yer daha var; "Plaza de Espana". Eski şehir merkezinden güneydoğu'ya doğru yürüyoruz. Biraz mesafe var. Yaklaşık 20 dakikalık bir yürüyüş sonrasında Plaza de Espana'ya varıyoruz. Bu arada güneş yavaş yavaş kaybolma eğilimine giriyor. Bu ışık, ortamı çok daha güzel bir hale getiriyor. Plaza de Espana yarım daire şeklinde bir meydan, meydanı daire tarafından kucaklayan geniş bir bina kompleksi, bu binaların iki tarafında yer alan iki kule ve meydan ile binalar arasında bulunan su kanallarından oluşuyor. Yapı 1929 yılında Sevilla'da düzenlenen İber-Amerika EXPO'su için, İspanya'nın 16. yüzyılın en güçlü ülkesi olmasını vurgulama amacıyla 1928 yılında inşa ediliyor. Yapının yönü İspanyol kolonilerinin bulunduğu Amerika'ya doğru bakıyor. Meydandaki iki kule, evlenmeleri ile Büyük İspanya Krallığının oluşumuna ve İspanya'nın Hıristiyanlaşmasının tamamlanmasına olanak sağladıklarına inandıkları Kral 2. Fernando ile   eşi Kraliçe İzabel'i temsil ediyor. Meydanda ayrıca İspanya Krallığının tüm şehirlerini ayrı ayrı temsil eden görseller de yer alıyor. Su kanallarının Atlas Okyanusunu üzerindeki dört adet köprünün de İspanya'nın ilk dört krallığını temsil ettiği söyleniyor. Kesin bir bilgi olmasa da Kral 2. Fernando'nun kulesinin Kraliçe İzabel'in kulesinden fark edilmeyecek kadar yüksek olduğu da halk arasında konuşuluyormuş. 





Plaza de Espana...




Kral 2. Fernando ve Kraliçe İzabel'in kuleleri...









İspanya Krallığının tüm şehirleri onurlandırılmış...





Karanlık çökmeden önce Plaza de Espana...



Plaza de Espana'yı iyice içimize sindirdikten sonra tekrar eski şehir merkezine geri dönüyoruz. Artık iyice kararmaya başlayan hava sanki Sevilla'ya veda etmemiz gerektiğini hatırlatır gibi. Sevilla'da son akşam yemeğimizi yedikten sonra otelimize dönüyoruz. Sabah Cordoba'ya doğru yola çıkacağız. 


Sevilla yüreğimizde iyi izler bırakarak anılarımızdaki yerini alıyor. Benim için iyi ki gelmişim dediğim şehirlerden biri oluyor. Mutlaka görün diyorum.


Hoşçakal Sevilla...