Gezi Alemi

e-Posta:    Şifre:     Kaydol | Şifremi Unuttum
 
Gezi Alemi ::::: İran ::::: İran Genel ::::: NİŞABUR'da Ömer Hayyam, GÜNBED-İ KAVUS'ta İran Türkmenleri        
Ülke Şehir Ekleme Düzenleme Gezi Tarihleri Okunma Yorum Yazan 
İran İran Genel 06 Ağustos 2017 27 Mayıs 1990
30 Mayıs 1990
403 0 muratozsoy 

 NİŞABUR'da Ömer Hayyam, GÜNBED-İ KAVUS'ta İran Türkmenleri
 (Genel)

Nişabur'da Ömer Hayyam'ın kabrini ziyaret ediyoruz.Hayyam, şairliği yanı sıra matematikçi ve bilim adamı olarak da son derece ünlü. Astronomi ile ilgili yazdığı kitaplar Avrupa üniversitelerinde okutulurmuş bir zamanlar. 



Şöyle diyor Hayyam:



Varlığın sırları saklı, benden;



Bir düğüm ki ne sen çözebilirsin, ne ben.



Bizimki perde arkasında dedi-kodu:



Bir indi mi perde, ne sen kalırsın, ne ben.



Nişabur'un firuze taşı Avrupa yolunda "Türk Mavisi"ne dönüşüyor



İran'da, iki turkuaz madeni bulunuyor. Biri, Tahran'a 250 kilometre uzaklıkta, diğeri de en iyi turkuazların elde edildiği Nişabur. Madencilerin yaşadığı, adı da Maden olan köyün içinden geçiyoruz.



Firuze taşı, çıkarıldığı İran'dan Fransa'ya, Türkiye üzerinden ulaştığı için, "Türk mavisi" anlamında, turkuaz olarak adlandırılmış. Turkuazın diğer bir adı da "saadet taşı". Hidratlı alümin fosfatı ile az miktarda bakır ve demirden oluştuğunu söylüyor, madendeki mühendis. İyi cins turkuazda, bakırın çok, demirin az olması gerekiyor. Gök mavisi, süt mavisi, dağ yeşili, benekli gibi değişik renkleri var turkuaz taşının. Turkuaz taşının rengi, terden de etkilenebiliyor.



Sasaniler zamanında ve hatta daha da önceleri, Nişabur'daki madenlerden yarı kıymetli turkuaz taşı çıkarılırmış. Rivayete bakılırsa, İran hükümdarları, boyun ve ellerine bu taşlardan takarlarmış, çünkü bu taş, ölüm tehlikesini önceden haber verirmiş. Hediye olarak verilen turkuaz taşındaki renk değişiminin de, hediyeyi verenin dostluğundaki artış ya da azalışı ifade ettiğine inanılıyor.    



Turkuaz madeninin kapısından içeri giriyoruz. Hava hayli serin. Yetmiş metre derinlikteki kuyulardan, en iyi kalite turkuazın çıkarıldığını öğreniyoruz.  İranlı madenciler, Nişabur'daki madenin Selçuklular zamanından kaldığını, dünyanın en eski turkuaz madeninin Türkiye'de olduğunu ve Turkuaz isminin de oradan geldiğini anlatıyor bize.



Madendeki uzmanlardan, iki değişik turkuaz taşı olduğunu öğreniyoruz. Biri "şeceri" denilen ve Arapça "ağaç" anlamına gelen damarlı turkuaz. Diğeri de "ecemi" denilen ve en kalitelisi olan gök mavisi turkuaz. Seksen kişinin çalıştığı madenden senede on dört ton turkuaz çıkarıldığını, her birimde dört madencinin çalıştığını, turkuaz bulduklarında da ödül aldıklarını anlatıyor madenciler.



Devlet çıkarttığı yarı değerli turkuaz taşını, maliyet fiyatının üçte birine, küçük dükkânlara satıyor. Madendeki yöneticiye, "Bize de biraz satar mısınız?" diye sorduk. "Turkuaz mı? Kaç ton istersiniz?" dedi. "Ton değil canım, birkaç yüz gram yeter bize!" dedik. Öyle ufak miktarlarla uğraşmıyorlarmış.



Üzerinde turkuaz damarlar bulunan kaya parçaları, sandıklara konup dükkâncılara satılıyor. Dükkâncılar, içinde ne olduğunu bilmeden alıyorlar sandıkları. Sandığın içinden ne kadar turkuaz çıkarsa bahtlarınaymış artık. Bir kiloluk kaya parçasından, ya on, ya yirmi, nadiren de yüz gram kadar turkuaz elde ediliyor. Dükkâncılar, bu işten pek para kazanamadıklarından söz ediyorlar. Hacca giden İranlılar, yanlarında turkuaz taşı götürüp, orada satıyorlar.Yemyeşil buğday tarlalarının arasından geçip Razavi Horasan Eyaleti'nin Goçan kentine geliyoruz. Sıcak bunaltıyor. Karpuz alıyoruz yoldan. Kocaman karpuzlar müthiş lezzetli doğrusu.
Kısa bir moladan sonra, tekrar yola koyuluyoruz. Güneş batıyor. Ama ne batmak. Arkasında kaybolabileceği bir dağ yok, güneş de ne yapsın, boşlukta asılı altın bir tepsi gibi karşımızda duruyor. Hemen yol kenarında ise koyun sürüleri... Her şey şiir gibi...


Geçtiğimiz, irili ufaklı kentlerin bir ortak özeliği var. Hemen hepsinde, iki tarafı ağaçlıklı geniş caddeler ve pek çok dükkân bulunuyor.


İran'ın en ünlü ormanı olan Gülistan Ormanı'ndan geçiyoruz. Kaplanlarla, ayılarla dolu bir orman bu. Belli bölgeler dışında durulmaması gerektiğini gösteren uyarı yazıları görüyoruz sürekli. Yanımızdan, üzerinde "Sırf senin için geri döneceğim" yazılı bir otobüs geçiyor...


Günbed-i Kavus'a ulaşıyoruz.Eski adı Gorgan. Gülistan Eyaleti'ndeyiz. Türkmenistan sınırına yakınız. İran Türkmenlerinin en büyük kentindeyiz. İran'ın en eski kentlerinden biri. 1006 yılına tarihlenen 86 metre yüksekliğindeki Kabus Anıtı bu kentte. Bu anıt dünyanın en yüksek tuğla yapıları arasında kabul ediliyor.


Türkmen bölgesine geldiğimiz, erkeklerin başındaki siyah kalpaklardan da hemen belli oluyor. Hazar Denizi'nin batı kıyılarında rastladığımız Azerilerden farklı olarak, Hazar'ın batı kıyısındaki Türkmenler genellikle Sünni.


Türkmen misiniz?" dedim yakınımızdaki amcaya. "Elhamdülillah!" dedi gülümseyerek. Türkmen Türkçesini Azericeden daha kolay anlıyoruz.


-Halın nicedir?


-Sağ ol yahşidir!


-Nirden geliyon, nire gidiyon?


...gibi sıcak bir diyalog başlıyor hemen. Barış Manço, İbrahim Tatlıses, Zeki Müren ve Emel Sayın'ı soruyorlar. Biri "mavi mavi masmavi" şarkısını mırıldanmaya başlıyor. Belli ki, bir İbo hayranı.


Bir Türkmen geldi; bana, elindeki tek salatalığı uzattı, sevimli sevimli bakarak. Başka biri geldi, bizim arabayı gösterip "Siz buna 'araba' dersiniz, biz 'maşin' deriz!" dedi. Sonra da ekledi "Biz 'araba' diye el arabasına deriz".


Türkmen halıları sanat eseri



Bir Türkmen, evine davet ediyor bizi. Salondaki tezgâhta, yarısı dokunmuş, nefis bir Türkmen halısı duruyor. Yerde de, bir başka halı var, germek amacıyla olsa gerek, dört köşesi, boydan boya minik çivilerle yere çakılmış.


Evin sahibi Niyazi Amca, Türkmen halılarının farkını "Bizimkiler ince tokunur" diye anlatmaya başladı:


"Türkmen halısı, tarihiyle bağlantılı. Nasıl Hindistan'da inek mukaddesse, Türkmenlerde de deve mukaddes. Öyle ki bizde develere 'evliya' denir. İslâm'la birlikte hayvan şekli yasaklandığından, halıya desen olarak, devenin tabanını koymuşuz.


Şurada gördüğünüz kuş desenleri de özgürlüğü ifade ediyor. Analarımız, göğe bakmış, yıldız görmüş, onu da koymuş halıya. Ayrıca, koyunların boynuzlarını koymuşlar. İslâm'dan önce, domuz yetiştiriyormuş bizimkiler! Onun için de, domuzun burnunu koymuşlar halıya desen olarak..." diyor ve ekliyor "Bizde, halı dokunmayan ev, yok gibidir!"


Türkmen kadınları, tüm İran'da hemen tüm bayanların giydiği siyah çarşafları giymiyor. Onların, kendilerine özgü, "çargat" dedikleri rengârenk şalları var. Bir Türkmen, "Kimse değiştiremez kadınlarımızın kıyafetini!" diyor bize.


Niyazi Amcayla vedalaşıyoruz. "Hoş geldiniz, hoş gittiniz!" diyorlar. Arabalara bindik, yerel rehberimiz, "Kabakta köprü var" diyor. Meğer ilerdeki köprüyü söylermiş. Son derece sıcak insanlar Türkmenler...


İran'da bize karşı gösterilen yakınlık, sadece Türkmenler ya da Azerilerle sınırlı değil. Kişisel ilişkilerde, İranlıların nazik insanlar olduğunu fark ediyoruz. Birbirlerine çiçek vermekten hoşlanıyorlar. Yol sormadan önce ya da yanlış telefon numarası çevirdiklerinde, konuşmaya, önce bir hal hatır sorarak başlıyorlar.


"At çapıyan yer"de Türkmen dansçıları



"At çapıyan yere geldik!" diyor Türkmen rehberimiz. Hipodromun kapısından içeri giriyoruz. Üşümesinler diye atların üzerine battaniyeler sarılmış.


Şah dönemini anlatan bir İran filmi çekiliyor hipodromda. Oyuncuların bulunduğu masaya, 'Baby beer' dedikleri alkolsüz bira koymuşlar. Birayı köpürtmek için, bardağa tuz koyuyorlar. Sinek gelmesin diye de sinek ilacı sıkıyorlar oyuncuların çevresine.


Her yerde, herkes, Fahrettin adında meşhur bir Türk sinema oyuncusunu soruyor sürekli. Kimdir, çıkaramadık bir türlü. Sonunda öğrendik ki, Azeriler, Cüneyt Arkın'ı, gerçek ismiyle, Fahrettin Cüreklibatur diye tanıyorlar.


Gün batmadan, Türkmen müziği ve danslarını izleyeceğiz. Yerel rehberimize "Müzisyenlerin giysileri nasıl?" diye soruyorum. "Kırmızı donları (giysileri) ve kelpekleri (kalpakları) var" diye yanıtlıyor.


Günbed-i Kavus'un, "kırmızı donlu ve kelpekli" müzik ve dans grubu, Türkmenlerin, bundan iki yüz sene önce ölen şairi Mahdum Guli'nin adını taşıyor. Bahşi dedikleri müzisyenler, arkalarında atlarla, nefis bir tablo oluşturuyor. Tamdıra ve kıcak ya da kemençe dedikleri sazları kucaklarına alıp başlıyorlar çalmaya...


Zekeriya Peygamber'in çığlıkları...



Kükreyerek yapılan Aslan Dansı yanı sıra Hançer Dansı da var Türkmenlerin. Zekeriya Peygamber'i konu alan çok etkileyici dramatik dansın kutsal metinlere göre öyküsü şöyle:


"Zekeriya Peygamber, peygamberler içinde yüreğinin temizliği ve cömertliği ile tanınmıştı. Yahudiye Kralı Hirodes'in zulmünden öylesine yıldı ki, bir gün, kaçıp bir ağacın kabuğu içine gizlendi. Kuşlar içinde en nankörü olan kargalar, onu görüp hükümdara haber verdiler. Ve Hirodes de muhafızlarına emir verdi. Ellerinde bir testereyle ağaca yanaşan muhafızlar, o ulu ağacı kesmeye başladılar. Tanrısı uğruna her çileye katlanan Zekeriya Peygamber, ağaçla birlikte kesilmeyi göze aldı... Onun inleyişleri, bugün bile rüzgârlı havalarda ağaçlardan yankılanır..."


Türkmen Limanı'nda İran Havyarı



Türkmenlerin ticari merkezi Gorgan'a doğru yola koyuluyoruz. Gorgan ardından Bender-e Türkemen diye anılan Türkmen Limanı'na doğru yola çıkıyoruz. Uzun bir yolculuktan sonra nihayet Hazar Denizi kıyılarındayız. Dünyaca ünlü İran havyarının çıkarıldığı uzunburun balığı bu sularda avlanıyor...



İran havyarının yarısının Türkmen Limanı'ndan çıkarıldığını anlatıyor bize bir balıkçı. Motorla, havyar üretilen Aşuradeh Adası'na yaklaşıyoruz. Nihayet, dizi dizi uzunburun balıklarının konduğu iskeledeyiz. Uzunburunun iç organlarını, rendeleyerek havyardan ayıklıyorlar. Bir süre sonra balıkçı eleği kaldırıyor ve dünyanın en ünlüsü olan İran havyarı tüm ihtişamıyla ortaya çıkıyor. Havyarı tuzluyorlar, özel bir biber koyup konserve kutularına dolduruyorlar. Balıkçılar, İran havyarının Rus havyarından daha lezzetli oluşunu Hazar Denizi'nin bu kıyılarında havanın daha sıcak olmasına bağlıyor.


Bu arada, İran'da, ailenin tek erkek çocuğunun askerlik yapmaktan muaf olduğunu, savaşta ölen gencin, kardeşinin de askere alınmadığını ancak buna rağmen gönüllü olarak askerlik yapmak isterse maaş bağlandığını öğreniyoruz.


 "İran'ın neresine giderseniz gidin, Türkçe konuşan insanlara rastlarsınız!"



Öğleden sonra, İranlı Türkolog Javad Heyet'i ziyaret ediyoruz. İstanbul'da tıp tahsili yapmış olan Türkolog, İran'da açık kalp cerrahisini kurmuş birkaç kişiden biri. İki ayda bir, Türkçe ve Farsça yayımlanan Varlık dergisini çıkaran Heyet, "Türklerin asırlar boyu göçebe hayatı yaşadığını, at üstünde gezip, beğendiği yere yerleştiğini" anlattı ve ekledi, "Türkler hem milattan hem de İslâm'dan önce ve sonra sürekli göç etmişler. Hun Türkleri dördüncü asırdan başlayarak Hazar Denizi'nin şimalinden Orta Avrupa'ya kadar göçmüşler."


Javad Heyet, göçlerin kuzeyden güneye, doğudan batıya, nadiren de batıdan doğuya olduğunu söylüyor ve ekliyor:


"Horasan, Şiraz, İsfahan, Tahran... İran'ın neresine giderseniz gidin Türkçe konuşan insanlara rastlarsınız.


İran'da Yaşar Kemal çok okunuyor



Yaşar Kemal'in kitaplarını Farsçaya çeviren Rıza Seyit'le konuşuyoruz. Son yıllarda, İran romanında bir patlama olduğunu anlatıyor Rıza Seyit. Oysa yıllar önce İranlı bir yazar roman yazacak olmuş da romanını bastıracak bir yayınevi bulamamış bir türlü. Yazar da bakmış, olacak gibi değil, romanındaki tüm Farsça yer ve şahıs isimlerini, yabancı isimlerle değiştirmiş ve "Kendi Kaleminden Stefan Zweig'in Aşkı" adıyla kitabını bastırabilmiş.


İran'da, en çok Yaşar Kemal çevirisi yapıldığını öğreniyoruz. Aziz Nesin de çok tanınırmış. Nazım Hikmet'in de birçok kitabı Farsçaya çevrilmiş.


İran'da bir yayın patlaması olduğunu anlatıyor Rıza Seyit. Gençlerde, büyük bir okuma merakı başlamış. Ancak, kitaplar hayli pahalıymış. Son zamanlarda, çok güzel kitaplar yazılıyor, hemen baskısı bitiyor ve karaborsaya düşüyormuş. Fitzgerald'ın çevirisinin Ömer Hayyam'ı dünyaya tanıttığını söylüyor Rıza Seyit.
























 Yazılan Yorumlar...
  Henüz Yorum Yazılmamıştır
 Yorum yazmak isterseniz...
 
Yorum Yazabilmek İçin Üye Girişi Yapmalısınız.