Gezi Alemi

e-Posta:    Şifre:     Kaydol | Şifremi Unuttum
 
Gezi Alemi ::::: İspanya ::::: Barselona ::::: BARSELONA - Dehanın Başkenti        
Ülke Şehir Ekleme Düzenleme Gezi Tarihleri Okunma Yorum Yazan 
İspanya Barselona 11  Aralık 2019 04  Aralık 2015
07  Aralık 2015
421 0 muratozsoy 

 BARSELONA - Dehanın Başkenti
 (Genel)

1992 Olimpiyat Oyunları'nın Barselona'da düzenlenmiş olması, kentin kaderini inanılmaz ölçüde değiştirmiş. Beş milyona yaklaşan nüfusuyla Barselona İspanya'nın hem ikinci büyük kenti, hem de önde gelen limanı. AB içinde en kalabalık altıncı kent. İspanya'nın sanayi üretiminin beşte birinin yükünü bu sevimli kent üstlenmiş durumda. Barselona Üniversitesi de İspanya'nın en önemli bilim kurumları arasında anılıyor. İspanya'nın stratejik konumu ve doğal kaynaklarının efsanevi zenginliği, yetmiş iki milleti asırlardan beri bu ülkeye çeker. Romalılar yollarını, sulama kanallarını, su kemerlerini ve dilini getirirken, Müslüman Araplar, Avrupa Rönesansının temelini oluşturan sanatın, bilimin, felsefenin taşıyıcısı olurlar.

Uzun süre Roma İmparatorluğu'nun hegemonyası altında kalmış olan kenti, 700'lü yılların başlarından itibaren sekiz asır boyunca da Araplar yönetir. Ancak, 1492'de Müslüman ve Yahudi vatandaşların İspanya'dan resmen kovulma kararı alınınca can derdine düşen binlerce Barselonalı bir gecede Hıristiyan olmak zorunda kalır...

Don Kişot'un yazarı Cervantes'in kendi hayatı da roman

Barselona öyle bir keşfin motoru olur ki, bu keşif kenti ikinci plana düşürüverir. Ortaçağda Barselona, Akdeniz'in kıyısında çok önemli bir ticaret kentidir. Derken, Amerika kıtası keşfedilir ve ticaretin merkezi Akdeniz'den Atlantik'e kayar, kent de eski önemini yitiriverir.

İlginçtir, Barselona'nın ikinci plana düşmesine neden olan şey, Barselona'da inşa edilen ve Amerika'nın keşfinde kullanılan gemilerdir. Her ne kadar Barselona'nın öneminin azalmasına neden olmuşlarsa da, bu gemilerin 1500'lü yılların İspanya'sını, inanılmaz güçlü bir imparatorluk haline getirdiği de inkâr edilemez. Bu sayededir ki, Hollanda'dan Belçika'ya, Avusturya'dan Almanya'ya ve Amerika'daki sömürgelere dek uzanan dev bir güç olmuştur İspanya o dönemde.

1500'lü yıllara dönüp İspanyol savaş gemilerinin içine şöyle bir göz atsak karşımıza ilginç mi ilginç bir kişi çıkacaktır. Nişanlısı Dulsine'nin ilgisini çekebilmek için çırpınan Don Kişot'un maceralarını kaleme alan, İspanya'nın en ünlü yazarı Cervantes... Kendi hayatı başlı başına bir roman konusu olabilecek Cervantes, parasız bir doktorun oğludur. Çaresizlikten askerlik mesleğini seçer.

1571'de Osmanlı donanmasının yenilgiye uğradığı İnebahtı Deniz Savaşı'nda sol elini kaybeder. Türklere karşı katıldığı pek çok savaştan sonra 1575'te İspanya'ya dönerken Osmanlı kadırgası tarafından tutsak alınır. Cezayir'deki beş yıllık tutsaklık ardından İspanya'ya döner. Yoksullara yardım işinde görev alır, ancak iki kez zimmetine para geçirme suçundan tutuklanır. Eseri "Don Kişot" ise 1500'lü yıllar İspanya'sının gerçekçi bir tanığıdır: Güvenilmez han sahipleri, namussuz uşaklar, saldırgan çobanlar ve gururlu köylüler...

"İspanya'nın Paris'i" olarak anılan Barselona, kalabalık ve gürültülü bir kent görünümünde. 1950'li ve 60'lı yıllarda kırsal kesimden göç nedeniyle kent aşırı büyür. Sorunlar ortaya çıkınca da hoşnutsuzlar kenti terk etmeye başlar.


Rambles Caddesi'nde, Luis Armstrong'un kuklasını oynatıyorlar. Sprey boyayla, kaldırım üzerinde resim yapan gençlere rastlıyoruz. Spreyden çıkan kimyasal maddelerden korunmak için ağızlarına maske, ellerine eldiven takmış gençler, diz çökmüş vaziyette "kaldırım sanatı" icra ediyorlar. "Erotik Müze" afişi çarpıyor gözümüze. Kafelerde oturup gitar çalan gençler görüyoruz. Sokak ortasında nefis tango gösterileri yapan bir çiftle karşılaşıyoruz. Barselonalılar dövmeye hayli meraklı olsalar gerek ki, "Dövme yapılır" ilanlarına sıkça rast geliyoruz cadde boyunca.

Rambles Caddesi sonundaki Port Vell adlı limanı, Kristof Kolomb'un kocaman bir heykeli süslüyor. Limanın az ötesinde ise son derece modern bir alışveriş merkezi yükseliyor. F.C.Barcelona Futbol Kulübü'nün flaması hemen her hediyelik eşya dükkânı vitrininin demirbaşı sanki. Bir ayakkabıcının, vitrinine yerleştirdiği insan boyundaki beyaz sandalet de hayli etkileyiciydi doğrusu...

Franco döneminde, Katalanca konuşanlara para cezası

1936 yılında başlayıp üç acımasız yıl boyunca süren İspanya İç Savaşı'nın galibi General Franco olur. 1975'te ölümüne dek, Franco ülkeyi otuz altı yıl süreyle demir yumrukla yönetir. İç savaş sırasında Franco karşıtı güçlerin kalesi olan Barselona, Franco'yu destekleyen İtalyan hava kuvvetleri tarafından şiddetle bombalanır ve ciddi zarar görür.

Katalanya'nın merkezi Barselona'nın çilesi iç savaş sonrasında da bitmemiştir. Çünkü Franco'nun düşmanı Cumhuriyetçileri desteklemiştir kent. Bunun intikamı alınacaktır. Üstelik Barselonalılar, kendilerine İspanyol değil Katalan demektedirler. Katalan halkının kültürü ve gelenekleri İspanyollarınkine benzememektedir. Dahası, Katalanların anadili de farklıdır, Katalanca konuşmaktadırlar. Tüm bunlar, Franco'ya göre affedilemez suçlardır. Franco döneminde, sokakta Katalanca konuşanlara para cezası verilmesi son derece olağan bir uygulama haline gelir.

Ne zaman ki diktatör ölür, Katalanca, ülkenin resmi dillerinden biri statüsünü yeniden kazanır. Artık, sokak isimlerinin çoğu Katalan dilindedir. Barselona'da, gezdiğimiz tüm müzelerde, açıklamaların hem İspanyolca, hem de Katalan dilinde oluşu dikkatimizi çekiyor. Dünyada topu topu altı milyon insan konuşuyor olsa da Katalanca Barselonalılar için çok önemli.

İş yaşamındaki ciddiyetleri nedeniyle Katalanlara "Güney Avrupa'nın Protestanları" yakıştırması da yapılıyor. Vatandaş sabah erken kalkabilsin diye bar ve restoranlar erkenden kapanıyor. Katalanların gurur duydukları şeylerin başında ise, ünlü modernist mimar Gaudi ile Barselona Futbol Kulübü geliyor...


Gol yedikçe sevinen kaleci, Franco'nun hışmına uğruyor

Katalan Barselona ile İspanyol Madrid arasındaki bitmez tükenmez rekabet futbolda zirvesine çıkmış. İş o hale gelmiş ki, örneğin, İspanyol takımı Real Madrid ile İtalyan takımı Milan'ın, Barselona Stadyumu'nda yaptıkları maçta İtalyanların İspanyollara attığı her golde Barselonalı seyirciler sevinç çığlıklarıyla havai fişekler atmış ve tüm kent İtalyanların zaferini kutlamış.

Bu olay, İspanya sınırları içinde yaşamalarına karşın, Katalanların kendilerini kesinkes İspanyol görmediklerinin en somut göstergelerinden biri olsa gerek. Attığı golleri Katalan kimliğinin ifadesi olarak gören Barselona Futbol Kulübü, zaman zaman merkezi otorite tarafından ya kapatılmış ya da en iyi oyuncularını Real Madrid'le paylaşmaya zorlanmış.


Yıl 1941... Franco diktatörlüğünün ilk yılları. Barselona ve Madrid arasındaki kupa maçı öncesinde Franco, Madrid'in "kazandırılacağı" emrini verir. Emir demiri kestiğinden çaresiz şike kabullenilir ve Barselona takımı, maçı 11-1 kaybeder. Buna karşın, Franco küplere biner ve diktatörün şike emrini yerine getirip tam on bir gol yemiş olmasına karşın Barselona kalecisini cezalandırır.


Çünkü Madrid'in her golünün ardından, golü yiyen Barselona kalecisinin sevinç gösterilerinde bulunması hiç mi hiç seyircinin gözünden kaçmamış ve işin içinde iş olduğu herkes tarafından ayan beyan anlaşılmıştır. Kendisiyle alay etmekten çekinmeyen bu cesur kaleciye Franco'nun verdiği ceza ömür boyu sahalardan men olur.

Dünya futbolunda benzeri görülmemiş bir durum da 1951 yılında ortaya çıkar. Kubala adlı futbolcuyu kadrosuna alan Barselona inanılmaz bir güce ulaşmıştır. Diktatörlüğün yoğun tehditleri karşısında pes eden Barselona takımı, Kubala'yı Real Madrid'le paylaşmak zorunda kalır. Sonuç olarak, Kubala'nın, bir hafta Barselona'da, öteki hafta Real Madrid'de oynaması gibi dünya futbol tarihinde benzeri görülmemiş bir skandal yaşanır.


Franko ülkeyi "3-F" ile yönettiğini söylemiştir: Futbol, Flamenko ve Fiesta... Ancak, bu üç alanın hepsi de muhalifleri tarafından Franco'ya karşı bir direniş platformuna dönüştürülür. Futbol alanındaki muhalefet, yalnızca Barselona Futbol Kulübü'nün maçlarında değil, diğer karşılaşmalarda da kendini açığa vurur. "Franco'nun takımı" olarak bilinen Real Madrid'le, solcu tanınan Atletico Madrid arasındaki karşılaşmalarsa tam bir hesaplaşma havasında geçer.

Barselona Futbol Kulübü inanılmaz bir sevgi çemberiyle kuşatılmış durumda. Yeni doğan bebeklerin, doğumdan daha birkaç saat geçmeden kulübe üye yapılması ne derece doğalsa, kulüp üyeliğinin babadan oğla miras yoluyla geçmesi de o kadar olağan karşılanmaktadır taraftarlarca. Üstelik Barselona Futbol Kulübü'nün her maçı için kulüp üyelerinden seksen bininin stadyumdaki yeri önceden ayrılmıştır. Franco diktatörlüğünün son yıllarında kulüp tam anlamıyla "özgürlüğün sembolü" haline gelir. O yıllarda, yasaklanmış olan Katalan bayrağı yerine, her yerde Barselona Futbol Kulübü'nün bayrakları siyasal amaçlarla dalgalandırılır olmuştur.

İktidara geldiği 1939 yılından beri Katalanya'nın merkezi Barselona'yı baskı altında tutan Franco yönetimine karşı yapılabilecek en ciddi politik çıkış, İspanyol Real Madrid'i futbol sahasında yenmektir. İşte tüm bu faktörler bir araya gelince, Barselona'nın en çok ziyaret edilen müzesinin, Picasso Müzesi'nden sonra Barselona Futbol Kulübü Müzesi olması hiç mi hiç şaşırtmıyor insanı...


 "Kim ki Canaletas Çeşmesi'nden su içer..."

Kentin en hareketli caddesi olan Rambles boyunca, kuş ve çiçek satıcılarından türlü çeşitli pantomimciye kadar her türlü aktiviteyle burun buruna geliyoruz. Katalunya Meydanı'ndan başlayıp deniz kenarında parmağıyla uzakları gösteren Kristof Kolomb heykeline dek uzanan bu upuzun caddeyi Somerset Maugham, "Dünyanın en güzel caddesi" olarak tanımlamış.


Efsane dermiş ki, "Kim ki Canaletas Çeşmesi'nden su içer, hayatının sonuna kadar Barselona'da yaşayacaktır" Biz de efsaneye inanıp bu çeşmeden kana kana sular içiyoruz ama durun bakalım, kader bizi bir daha ne zaman bu kente getirip hayatımızın sonuna dek burada yaşatacak?

Her gün uğradığımız Rambles Caddesi'nde, yerdeki bir mozaik resim dikkatimizi çekiyor. Ünlü İspanyol ressam Miro'ya ait resim. Binlerce insan bu kaldırımları arşınlarken Miro'nun eserinin üzerinden geçip gidiyor ama bunların kaçı o mahşeri kalabalıkta nereye bastığının farkındadır bilinmez...

 Kapkaççının böylesi ve "haş?"

Rambles Caddesi'nin çevresinde hoş bir meydan görüp giriyoruz. Çepeçevre revaklarla donanmış Real Meydanı Barselona'nın en güzel alanlarından biri olarak ünlenmiş. Ortadaki havuzun çevresine de ünlü Katalan sanatçı Gaudi'nin tasarladığı sokak lambaları yerleştirilmiş. Meydandaki bir banka oturup sandviçlerimizi yemeye koyuluyoruz.

Öğlen sıcağında şarap şişelerini lıkır lıkır deviren alkol düşkünü vatandaşların birbirleriyle bağırtılı, çağırtılı konuşmalarını izlediğimiz sırada sağımızdan bir elin, hemen yanımızda, bankın üzerinde duran video kamera çantasına doğru süzüldüğünü fark ediyoruz. Fark etmemizle de, ceketini omzuna atmış kirli sakallı biriyle burun buruna gelivermemiz bir oluyor.

Adam sanki "sözsüz iletişim" dâhisi; parmağını dudaklarına götürüp susun işareti yapıyor ve çantayı yerine bırakacağını yine hareketlerle ifade ediyor. Doğrusu, dediğini de yapıyor. Çantayı bırakıp inanılmaz bir soğukkanlılıkla ağır ağır meydanın köşesinde gözden kayboluyor. Son derece sıradan, gündelik bir iş yaptığı her halinden belli. Benzeri denemeleri, turistlerin yoğun olduğu yerlerde her gün kim bilir kaç kez yineliyordu. Omzundaki ceket de çalınan malın üzerine sarılıverecek bir "iş aksesuarı" olsa gerek diye düşünüyoruz. Öyle ya, minareyi çalanın kılıfını da hazırlaması gerekmez mi?

Bu derece fütursuz kapkaççılığın bizde yarattığı şoku bir sigarayla hafifletebilme düşüncesiyle yandaki bankta oturan gençlerden ateş istiyorum. Kibriti uzatan genç "Haş?" deyip soran bakışlarla süzüyor beni. "Pardon?" diyorum. Yanıt sabırsız, "Haşhaş ister misin, haşhaş?" diye üsteliyor bu kez. Başımı iki yana sallayıp uzaklaşıyorum.

Anlıyoruz ki meydanda türlü çeşitli yeraltı faaliyetleri yerüstünde ve güpegündüz icra ediliyor. "Barselona'nın en güzel meydanlarından biri" olarak anılan Real Meydanı'na bugünden tezi yok, zorunlu kalmadıkça pek uğramamakta fevkalade yarar görerek apar topar oradan ayrılıyoruz. Meydanda, polis arabalarının sürekli turlama nedenini şimdi daha iyi kavrıyoruz doğrusu...

Rambles Caddesi'nde canlanan heykel

 "Köpekle dalaşmaktansa çalıyı dolaşmak yeğdir" deyip selameti, yeniden Rambles Caddesi'ne çıkmakta buluyoruz. Tebdil-i mekânda ferahlık olduğu gerçekten de doğru. Bu sevimli ve kalabalık cadde, flamenkodan kuklaya kadar her türlü gösterinin merkezi.

Pingpong topu gibi bir oraya, bir buraya bakarken yarı çıplak bir insan heykeliyle burun buruna geliveriyoruz. Ben çevreyi görüntüleyip tekrar heykele geri döndüğümde gözlerime inanamıyorum. Heykelin elindeki mızrak yön değiştirmiş. Az önce heykel, sanki savunmadaydı da birdenbire saldırı pozisyonuna geçivermişti.

İspanyol sıcağı, insanı işte böyle çarpıyor olsa gerek; mızrağa da yön değiştirir; daha da uzun kalırsanız bakarsınız heykeli bile canlandırır. Sonunda işte o da oluyor ve heykele can geliyor. Artık hadise, ne İspanyol ne Katalan sıcağıyla açıklanabilir. Heykel, ileriye uzatmış olduğu mızrağı şaşkın bakışlarımız altında geriye çekiyor ve yeniden kaskatı kesilip enginlere bakar oluyor...

Hep müzelerde "insan heykeli" mi göreceğiz, bu kez de "heykel insan" ile karşı karşıyaydık. Biraz izleyince mızrağın yön değiştirmesinin sırrına vâkıf oluyoruz. Önündeki kutuya bırakılan her bahşişle birlikte "heykel insan" pozisyon değiştiriyordu. Bir an, bu "heykel insan"ın anne ve babası, konu komşunun "Oğlunuz ne işle iştigal ediyor?" sorusuna ne cevap veriyordur acaba diye düşünmeden edemiyorum. "Kalabalık saatlerde Rambles Caddesi'nde heykellik yapar" nasıl bir yanıt olurdu acaba?

Kolomb: Hindistan ve Çin'e niyet, Amerika'ya kısmet

Rambles Caddesi sonunda, Barselona'nın sembolü olan ve 1888'e tarihlenen Kristof Kolomb heykeli ile karşılaşıyoruz. Altmış metrelere ulaşmış olduğundan, yakından fotoğraflamanın olanağı yok bu heykeli. Sütunun içindeki bir asansörle heykelin tepesine de çıkılabiliyor.

Amerika kıtasına, 1492'den başlayarak on yıl içinde dört inanılmaz yolculuk yapan Kolomb, yeni toprakları Hıristiyanlaştırma arzusuyla yanıp tutuşan Kastilya Kraliçesi İsabel ile yaptığı anlaşma gereği, gezi boyunca keşfettiği ada ve toprakların genel valisi ve yöneticisi unvanlarını taşıyacaktır. Ayrıca, bulunan altın, inci, baharat ve değerli ürünlerin onda birini alacaktır.

O dönemde Amerika kıtasının varlığı bilinmediğinden Çin'e ulaşmayı düşünen Kolomb, Büyük Han'a yazılmış bir mektup yanı sıra, Arapça ve İbranice bilen bir çevirmeni de beraberinde götürür. Doğu yerine sürekli batıya giderek Hindistan'a ve Çin'e ulaşmayı hayal etmektedir. Bu nedenle de çıktığı kara parçasının Marco Polo'nun anılarında geçen adalar olduğunu zanneder. Oysa farkına varmadan yeni bir kıta keşfetmiştir Kolomb. Yanındaki Arapça ve İbranice bilen çevirmenin, Amerikan yerlileriyle yapılan görüşmelerdeki katkısı hayli şüphe götürür olsa gerek.

İspanya'ya dönüşünde, bir soylunun onuruna verdiği yemek sırasında Kolomb'a, keşfinin önemi konusunda itiraz edilir ve "Düşünmek yeterliydi!" denilir. Bunun üzerine Kolomb sofradakilerden, tabaklarındaki haşlanmış yumurtayı dik durdurmalarını ister. Hiç kimse bunu başaramayınca, Kolomb önündeki yumurtayı alır, kabuğunu hafifçe tabağına vurup dik durdurur ve şöyle der: "Bu o kadar zor değil, düşünmek yeterliydi!"

5 bin kilo altın ve 12 bin kilo gümüş bile yetmez

Kolomb'un yeni kıtayı keşfinin ardından, Amerika yerlilerinin öldürülüp kentlerin yağmalanması akıl almaz boyutlara ulaşır. 1532 yılında Peru'ya çıkan İspanyol komutan Pizarro, "Eşsiz İnka" unvanını taşıyan İnka İmparatoru Atahualpa'yı Tanrı'ya inanmaya davet eder. Beyazların tanrısının sesini duymak için İncil'i kulağına götüren İnka İmparatoru, "Bu kitap konuşmuyor!" diyerek İncil'i yere bırakır. Bu, onun son özgür davranışı olur ve Pizarro silahsız İnkaları kılıçtan geçirip Atahualpa'yı hapseder. Onun hayatına karşılık da hapsedildiği yeri doldurabilecek kadar altın ve gümüşü İnkalardan talep eder.

Tam 5 bin kilo altın yanı sıra, 12 bin kilo da gümüş getirilmesine karşın İspanyol komutan sözünü tutmaz ve İnkaların kutsallıkta Güneş Tanrısı'na eş gördükleri "Güneş'in Oğlu" İnka İmparatoru'nu gözünü kırpmadan öldürtür... Okuma yazması dahi olmayan Pizarro'nun altı milyonluk bir imparatorluğu yüz seksen kişi ile fethetmesi hâlâ tarihin en şaşırtıcı askeri olaylarından biri olarak kabul edilmektedir. Zalimliği ve hilekârlığı dillere destan olan Pizarro aynı zamanda da çok dindarmış! Rivayete bakılırsa, ölürken yere kendi kanıyla bir haç çizmiş ve son sözleri "İsa" olmuş...

Yeni Kıta'nın fethinden kısa bir süre sonra, yerli halkın nüfusu katliamlar ve Avrupa'dan gelen salgın hastalıklar nedeniyle inanılmaz bir hızla düşmeye başlar. İspanyol ve Portekizliler, bu kez de maden ocakları ile tarım alanlarında zorla çalıştırmak üzere Afrika'dan köle getirirler. 1500'lü yıllardan köleliğin kaldırıldığı 1850 yılına dek üç buçuk milyonu aşkın Afrikalı zorla Brezilya'ya getirilir.

Ailelerinden ayrı olarak tarım alanlarında akıl almaz koşullarda çalıştırılan kölelerin buradaki ortalama yaşam süresi yedi yılı geçmez. Acımasız yöntemler uygulamaya konmuştur. Kaçmaya çalışan köleye verilen ceza bacaklarından birinin kesilmesidir...

Gaudi, Picasso, Miro, Chagall, Dali...

Katalanya Ulusal Sanat Müzesi'nde, Hıristiyanlıkla ilgili dini fresk ve tabloların ağırlıkta olduğu ilk bakışta hissedilebiliyor. İlk Hıristiyanlara yapılan zulümleri konu alan tablolarda, Hıristiyanlar testereyle ortadan ikiye biçiliyor, kazanlarda kaynatılıyor, gözlerine çekiçle çiviler çakılıyor.


Olimpiyat Köyü'ne kısa bir ziyaretten sonra, modernist mimar Gaudi'nin yarattığı, dünyada eşi benzeri bulunmayan Güell Parkı'na yöneliyoruz. Bir kazancının oğlu olan Gaudi'nin 1926'da ölümüne dek yirmi yıl süreyle oturduğu iki katlı pembe ev, kendisinin ve yakın çalışma arkadaşlarının eserleriyle dolu.

Dev bir mamut heykelinin bulunduğu bir başka parktan geçip Modern Sanat Müzesi'ne ulaşıyoruz. Gaudi'nin son derece ilginç sandalye tasarımlarını da gördükten sonra bir pîr-i fânide bu derece yetenek birikimi karşısında şaşkınlığımızı gizleyemiyoruz.

   

Gaudi'den sonra, sıra bir başka dâhinin yapıtlarına geliyor. Otuz odalı Picasso Müzesi'nde, ünlü sanatçının ilk dönem ürünlerinin yanı sıra, pek bilinmeyen seramik eserlerini de izliyoruz heyecanla. Bir sergide, Picasso'nun resimlerinden bir şey anlamadığını söyleyen bir bayanı, dâhi sanatçı, kendisini tanıtmaksızın "Üzülmeyin hanımefendi, kuşların seslerinden de bir şey anlamıyoruz!" diye yanıtlar.


İspanya İç Savaşı sanata da ciddi biçimde damgasını vurur. Picasso'nun en ünlü yapıtlarından biri olan "Guernica", Bask bölgesindeki Guernica kentinin 1937'de Franco'yu destekleyen Alman Nazi uçakları tarafından bombalanmasını konu alır. Miro da iç savaş sırasında Picasso gibi Paris'e yerleşmiş Franco karşıtı cumhuriyetçi ressamlardandır. Katalanlar Picasso, Miro, Chagall, Dali ve Gaudi gibi dünyaca ünlü sanatçılarıyla gurur duyduklarını her fırsatta belirtiyorlar...

Sabahın erken saatlerinde doğruca Sagrada Familia Kilisesi'nin yolunu tutuyoruz. Daha uzaktan görür görmez, mimarlık dehası Gaudi'nin en önemli eserinin bu kilise olduğuna hiç şüphemiz kalmıyor. Rivayet o ki, ünlü sanatçı sanatını icra ederken iki şeyden esinlenmiş. Bunlardan biri, Rus mimari tarzının soğan başlı kubbeleri, diğeri ise Kapadokya'nın peri bacaları imiş...

    



Gerçi Gaudi, 1926 yılında bir tramvayın altında can verdiğinden bu kiliseyi bitirmek ona kısmet olmaz, ama 1883'te üstlendiği eserin tüm tasarımını yapan o. Kilisenin sadece birisi bitirilmiş olan üç cephesi Hz. İsa'nın üç özelliğini simgeliyor. Katalanlar, dâhi sanatçılarına son görevlerini yerine getirir ve mezarını en ünlü eseri olan Sagrada Familia (Kutsal Aile) Kilisesi'ne yerleştirirler.

Tıpkı 1789 ihtilalından sonra Fransa'da olduğu gibi, İspanya İç Savaşı sırasında da kiliselere duyulan nefret o dereceye ulaşır ki, Barselona'daki büyük kiliselerin hemen tamamı yağmalanır. Dokunulmayan kiliselerden biri, Barselona Katedrali'dir diğeri ise Sagrada Familia Kilisesi...


Bilim Müzesi'nde elimizi üç milyon kez büyütüyoruz

Bilim Müzesi "Museu de la Ciencia"yı ziyaret ediyoruz. Çok ilginç bir teknoloji sayesinde, elimizi üç milyon kez büyütüp derimizin en ücra köşelerinde seyahatler ediyoruz. Grip virüsünün aynı teknikle büyütülmüş fotoğrafına bakıp bunları uçan dairelere benzetiyoruz. Çocuk felci virüsü ise üst üste yığılmış bilardo toplarını andırıyor. Dünyamızın geçirdiği evrimi, üç milyar yıl öncesinden başlamak üzere Bilim Müzesi duvarlarına resmetmişler. Yaklaşık üç milyon yıl öncesinden itibaren de insanın evrim çizgisi belirmeye başlıyor resimlere göre. Duvarda Newton'la ilgili çok hoş bir yazı dikkatimizi çekiyor:

"Doğa ve doğanın kanunları gecenin karanlığında gizliydi.
  Tanrı Newton'u yarattı ve her şey ışığa kavuştu."















 Yazılan Yorumlar...
  Henüz Yorum Yazılmamıştır
 Yorum yazmak isterseniz...
 
Yorum Yazabilmek İçin Üye Girişi Yapmalısınız.