Gezi Alemi

e-Posta:    Şifre:     Kaydol | Şifremi Unuttum
 
Gezi Alemi ::::: Karadağ ::::: Budva ::::: Adriyatik'in Olmazsa Olmazı: Budva...        
Ülke Şehir Ekleme Düzenleme Gezi Tarihleri Okunma Yorum Yazan 
Karadağ Budva 07 Nisan 2019 25 Haziran 2018
25 Haziran 2018
725 0 hakangeziyor 

 Adriyatik'in Olmazsa Olmazı: Budva...
 (Gezi)

Karadağ gezimize devam ediyoruz. Hatırlayacağınız üzere ilk durağımız Bar şehri idi. Ancak liman tarafındaki modern bölüm yerine iç tarafta kalan tarihi Bar kasabası ve kalesini tercih etmiştik. Buradan hareket ettiğimizde saatler 15.35'i gösteriyordu. Hava oldukça sıcak ama zaman zaman esen rüzgar bir nebze de olsa insanı ferahlatıyor. Yaklaşık 40 dakikalık yolculuk sonrasında Budva'ya kısa bir mesafe kala otobüsümüz 10 dakikalık fotoğraf molası verdi. Neden mi? Çünkü her Budva gezi yazısının olmazsa olmazlarından birisi olarak kabul edilen güzeller güzeli Sveti Stefan Adasının oraya gelmiştik de ondan. 

Bir zamanların adası, bugünün en lüks otellerinden birisi olarak kabul edilen Sveti Stephan...

Sveti Stefan'ın tarihi 15. yüzyıla kadar gidiyor. O dönemler Budva'ya bağlı küçük bir balıkçı köyü olan yer, başta Osmanlılar olmak üzere olası dışarıdan gelen saldırılara karşı savunma amaçlı küçük bir kale olarak inşa edilmiş. Pek çok şehrin koruyucu azizi olan Aziz Stephan adına bir de küçük kilise inşa edilince halk arasında adanın ismi böyle anılmaya başlanmış. Zamanla büyüyen köye yeni duvarlar eklenmiş, 19. Yüzyılın başlarında tamamı duvarla çevrili bir alanda bulunan 100 ev ve 3 kilise varmış. Öyle ki taş evlerin duvarları dahi surların parçası olarak kullanılmış ve bugün de bunları görmek mümkün. 19. Yüzyılın sonlarında artan göçle birlikte yavaş yavaş nüfus azalmaya başlamış, hatta Balkan savaşları döneminde sadece 30 aile adada yaşamaya devam etmiş. 1954 yılında kasabada 20 kişinin yaşadığı söyleniyor. 1955 yılında komünist dönemde bir grup mimarın girişimi ile terkedilmiş binalar restore edilmiş ve sokaklar yenilenmiş. Yoğun reklamla birlikte 1960'lardan itibaren Avrupa ve dünya sosyetesinin gözbebeği haline gelen ada dışarıdan eski ama içeriden lüks otel odalarıyla donatılmış. Yugoslavya Cumhuriyeti'nin dağılmasıyla birlikte eski önemini yitiren Sveti Stefan, 2007 yılında Singapur merkezli Aman Resorts grubunun adayı 30 yıllığına kiralaması ile yeniden lüks bir tatil beldesi konumuna gelmiş. Bugün için 58 odalı bir otel hüviyetinde olan otelin geceliği 800 Eurodan başlıyormuş.

Budva tarihi şehir merkezine giriş yapmak için bizleri bekleyen ana meydan...

Adayı yukarıdan gören bir noktada fotoğraf molası vermemizin nedeni otel misafirleri hariç girişin yasak olması. Geceliğine adam başı 800 Euro da veremeyeceğimize göre yukarıdan keyifli fotoğraflar çekmekten başka şansımız yok. Gerçi çok önceden içerideki restoranda rezervasyon yaptırırsanız görme şansınız oluyor. Masa bulabilirseniz iki kişilik bir akşam yemeğinin ortalama 100 Euro olduğunu söyleyelim.  Bir de adanın her iki tarafındaki güzel plajları da ücreti dahilinde kullanabiliyorsunuz. Her daim ada diyoruz ama uzun yıllar önce kara ile küçük bir bağlantı yapılmış. Tıpkı bizim Ayvalık'taki Cunda Adası gibi. Fotoğraflarımızı çektikten sonra yaklaşık 6 km uzaklıktaki Budva'ya doğru yola çıkıyoruz.

Ana giriş kapısından geçtikten sonra arkanıza dönüp kapının üst tarafına bakarsanız Meryem ve İsa ikonunu görebilirsiniz...

Budva'ya doğru ilerlerken rehberimiz Mustafa son yıllarda artan turist sayısının etkisiyle Karadağ'da fiyatların yükseldiğini, pek çok yerde lüks otellerin kurulduğunu ya da inşa halinde olduğunu, yazlık konut tarzı bina sayısının hızla arttığından bahsetti. Gerçekten de deniz kenarında ya da deniz manzaralı noktalarda yeşil bitki örtüsünün içinde yüzlerce bitmiş ya da devam eden konut gördüm. Hızla büyüyen yapılaşma, yeşili katletmeye başlamış bir hava yarattı bende. Tıpkı yıllar önce yeşilin ve doğal güzelliklerin bolca olduğu ama turizmle birlikte dokusu bozulan ve beton yığını haline gelen Antalya, Alanya ve Kuşadası gibi yerlerimiz aklıma geldi. Elbette kastettiğim küçücük, surlar arasındaki tarihi Budva merkezi değil. Zaten orası tarihi Budva bölgesi olarak geçiyor ve Budva şehrinin çok küçük bir parçasını oluşturuyor. Ama orayı dışarıda bıraktığınızda çok farklı bir Budva olduğunu söylemem lazım. 10 sene sonra buralara tekrar yolum düşerse nasıl bir Budva ile karşılaşacağımı az çok tahmin edebiliyorum.

Budva tarihi şehre girdiğinizde taş sokaklar karşılıyor sizleri. Bu sokaklarda dolaşmak insana ayrı bir keyif veriyor gerçekten...

Saatler 16.40'ı gösterdiğinde Budva'ya vardık. Rehberimiz Mustafa, özellikle Karadağ ve Hırvatistan'da yüksek sezonda turistik yerlerin ziyareti için farklı kurallar getirildiğini, müze ya da diğer noktalardaki giriş ücretlerinin artırıldığından bahsetti. Bir hafta öncesine kadar tarihi Budva merkezine oldukça yakın bir noktaya kadar tur otobüsleri ile girilebiliyorken bizim orada olduğumuz dönemde yaklaşık bir km mesafede park etme zorunluluğu getirilmiş. Mecburen aradaki mesafeyi yürümek zorundasınız. Gerçi bu yürüme turistik Budva sokaklarında, keyifli bir yürüyüş ama planlarınızı etkiliyor. Özellikle de zamanla ilgili planlarınızı. Otobüsten indiğinizde 5 dakika içinde tarihi merkezde olmayı beklerken kalabalık bir grupla yürüdüğünüzde bu süre 15-20 dakikaya çıkıyor. Doğal olarak bu da tarihi merkezde geçireceğiniz süreden eksiliyor. Hiçbir şeyin keyfimizi bozamayacağını söyleyerek Budva gezimize başladık.

Rehberimiz Mustafa "Pi Taşı"nın bulunduğu noktada Budva hakkında bilgi verirken...

Adriyatik sahillerinin en eski yerleşim yerlerinden birisi olarak kabul edilen Budva'nın tarihi 2500 yıl öncesine gidiyor. Hatta bu konuda bir de mitolojik bir hikaye mevcut: "Efsaneye göre Fenike prensi Kadmos, tanrı Zeus'un aşık olduğu ama elde edemediği için kaçırdığı kız kardeşi Europa'yı bulmak için yollara düşer. Uzun yıllar süren aramalara rağmen kız kardeşini bulamayan Kadmos ülkesine dönemez ve Yunanistan'a yerleşir. Yunanlılarla yaşayan Kadmos Savaş tanrısı Ares ile Aşk tanrıçası Afrodit'in güzeller güzeli kızı Harmonia ile Thebes'de evlenir. Ancak düğün törenlerinde hediye olarak verilen lanetli kolye yüzünden büyük acılar yaşayan çift kahinlerin sözlerini dinleyerek Thebes'den öküzlerin çektiği bir kağnı ile ayrılırlar. Günlerce süren yolculuktan sonra öküzlerin çöktüğü yere yerleşirler ve öküzlere ithafen buraya "Bouthoe/Budva" adını verirler (Butoe Yunanca öküz anlamına geliyor). Lanet bir türlü peşlerini bırakmaz ve tanrılar çifti bir yılana dönüştürürler. Bu arada yerli halk Kadmos ile Harmonia'nın halen Budva civarındaki çalılıklarda yaşadıklarına inanıyormuş." Farklı versiyonları olsa da hikaye özetle böyle. Yılanların hala yaşayıp yaşamadığını bilemem ama benim bu hikayeden anladığım Budva'nın isim babası bir öküz oluyor. İster inanın ister inanmayın...

Bir zamanlar katedral olarak da kullanılan St. John Kilisesi, tüm Budva tarihi merkez fotoğraflarından bildik bir kare aslında...

Birinci yüzyılda Roma'nın bir parçası haline gelen Budva, imparatorluğun ikiye bölünmesinden sonra Bizans egemenliğine girmiş. 1420 yılında şehre hakim olan Venedikliler bu durumu 1797'ye kadar devam ettirmişler. Gerçi 1572'de Uluç Ali Paşa tarafından Venediklilerden alınmış ama hemen bir yıl sonra başka bir takım imtiyazlar nedeniyle geri verilmiş. Venedikliler zamanında kurulmuş tersanede pek çok irili ufaklı gemi inşa edilmiş. 1813 yılında Avusturya-Macaristan sınırlarına dahil olan Budva birinci dünya savaşından sonra Yugoslavya Krallığının, ikinci dünya savaşından sonra da Yugoslavya Cumhuriyetinin sınırları içinde kalmış. Bağımsızlığından sonra da Karadağ'ın en önemli turizm merkezi olmuş. 1979'daki büyük depremde önemli hasar gören Budva tarihi merkezi, yaklaşık 10 yıl süren restorasyonlarla bugünkü halini almış. 


St. John Kilisesinin hemen karşı tarafında ise Kutsal Üçleme Kilisesi yer alıyor...

"Stari Bar" ya da tarihi şehir merkezi Budva'nın güney tarafında kalan kayalık bölgede bulunuyor. Yüksek surlarla çevrili tarihi merkezin çevresi birbirinden güzel, temiz ve oldukça kalabalık plajlarla dolu. Giriş kapısına göre sol tarafta kalan bölge küçük liman (marina) olarak geçiyor ve irili ufaklı pek çok tekne ve yat görmeniz mümkün. Tarihi şehre giriş kapısının karşı tarafında antik roma dönemine ait bir nekropolisin izleri var ancak tam anlamıyla çıkartılmamış. Bu bölge aynı zamanda meydanın keyfini çıkarabileceğiniz güzel kafelerle dolu. Kalın duvarlarla çevrili surları aşarak içeriye girdiğinizde labirent şekilde uzayıp giden dar sokaklar, tarihi binalar, hediyelik eşya satan dükkanlar, kafeler ve restoranlar karşılıyor bizi. Tipik bir ortaçağ kasabasında geziyormuş duygusuna kapılıyorsunuz. Dar sokaklarda gezerken rehberimiz Mustafa bir taşın üzerine çıktı ve hemen yan taraftaki rakamı tanıdınız mı diye sordu. Önce bir şeye benzetemedim ama daha dikkatli bakınca bunun "Pi Sayısı" olduğunu anladım. Burada ne aradığı hakkında bir bilgi yok ama taşta fotoğraf çektirmek adettenmiş.



Kutsal Üçleme Kilisesi bir Ortodoks Kilisesi. Bu yüzden giriş kapısından itibaren sade ancak her yerinde ikonalar ve resimler mevcut...

Tarihi merkezde bulunan üç farklı kilise birbirine en yakın noktalarda bulunuyor. Hatta bazı kaynaklar buradan "Kiliseler Köşesi" diye bahsediyorlar. Bunlardan en büyüğü, bir Katolik kilisesi olan St. John ya da St. Ivan Kilisesi. Minikçe bir meydanda yer alan ve yüksek çan kulesi ile tüm tarihi merkez fotoğraflarında gördüğümüz bu kilisenin ilk yapımı 7. Yüzyıla tarihleniyor. 1667 yılındaki depremde ciddi hasar gören kilise birkaç defa yeniden yapılıyor ve şehre hakim olan yüksek çan kulesi ise 1867 yılında ekleniyor. Budva piskoposluğunun kaldırıldığı 1828 yılına kadar katedral olarak kullanılan kilisenin ön cephesindeki gotik detaylar görülmeye değer. Kilisenin hemen bitişiğinde piskoposların konutu bulunuyor.

Bölgenin en eski kilise ve okulu olarak kabul edilen Santa Maria in Punta...

Deniz kenarında konuşlanan her orta çağ şehri gibi Budva'da tehlikelere karşı  yüksek surlarla çevrilmiş...

Katolik kilisesinin arka tarafındaki yoldan denize doğru giderseniz Kutsal Üçleme (Holy Trinity) Kilisesini görüyoruz. 1804 yılında tamamlanmış olan yapı bir Ortodoks kilisesi. Burçları ya da kaleyi (Citadel) bir bütün olarak değerlendirdiğimizde kilise tam ortada yer alıyormuş. Kilisenin tahta giriş kapısının tam üstünde çok güzel bir ikona var, üst bölümünde ise üçlü bir çan bulunuyor. İçerisi her Ortodoks kilisesindeki gibi son derece sade, duvarlarda Hz İsa ve havarilerini gösteren ikona ve resimler bulunuyor. Yan taraflarda oturmak için sıralar var. Bazı arkadaşlar günün yorgunluğunu atmak için kısa bir mola verdiler. Kilisenin bulunduğu küçük meydanın deniz tarafında yaz döneminde bazı gösteriler düzenleniyormuş. Seyircilerin oturması için portatif küçük bir tribün bulunuyor. Hemen karşı tarafta ise Budva'nın en eski kilisesi olan Santa Maria in Punta var. Bir tarafı yüksek surlarla denize bakan Santa Maria Benediktenler tarafından 804 yılında yaptırılmış ve sonradan Fransisken rahiplerin kontrolüne geçmiş. Bölgenin en eski okulu olarak kabul edilen yapının içinde pek çok mezar ve tarihi obje bulunuyor. Bir dönem arkeolojik kalıntıların toplandığı bir yer olarak kullanılan kilise bugün için aktif olarak kullanılmıyor. Bu yüzden de çoğu zaman ziyarete kapalı. Kilisenin hemen arkasında tarihi Budva'nın en güzel plajlarından birisi yer alıyor. Keyfini süremedik ama süren pek çok insan olduğunu söylemem lazım.


Budva'nın ufak tefek taş yollarında geziyoruz...

Budva oldukça küçük bir yer. Nerdeyse yarım saatte tamamlamak mümkün. Dar sokaklarda dolaşırken Arkeoloji Müzesi dikkatimi çekiyor ama kapalı. Bunun dışında Citadel olarak adlandırılan bir tür kale surları da ziyaret edilebilecek noktalardan biri. Budva tarihi merkezi en yukarıdan görebileceğiniz bu bölüm için 2,5 Euro giriş ücreti ödemeniz gerekiyor. Ben tercih etmedim ama giren arkadaşlar çok da tatmin edici bulmamışlar. Grupla gezimizi tamamladıktan sonra marinaya bakan kapının orada verdiğimiz bir saatlik serbest zamanda ilk yaptığımız şey Arzu, Eda ve Gökhanla kahve molası vermek oldu. Rehberimizin "Budvanın en serin noktası" olduğunu söylediği Arkeoloji Müzesinin köşesindeki kafede birer Americano içtik (Tanesi 1,70 Euro). Bulunduğumuz bölgeyi dikkate alınca fiyatlar son derece makul görünüyor. Kahvelerimizi tamamladıktan sonra sokaklarda dolaşmaya devam ettik ama Budva gerçekten çok küçük bir yer. Dönüp dönüp aynı noktaya geliyorsunuz. Belki deniz kenarına gidilse, hatta denize girilse birkaç saat bile yetmez ama sonunda küçük işte.


Arkeoloji Müzesi kapalı olduğu için ziyaret edemiyoruz ama hemen karşı köşedeki kafede oturmayı ihmal etmiyoruz...

Saat 18.30'da grup olarak başlangıç noktamız olan kale kapısında buluştuk ve otobüsümüze doğru geldiğimiz yoldan yürümeye başladık. Bu arada gün boyunca peşimizi bırakmayan güneş yavaş yavaş bulutların ardına çekildi, sonra bulutlar karardı ve sert bir rüzgar çıktı. Ha yağdı ha yağıyor derken kendimizi otobüse zor attık ve otelimize doğru devam ettik. Otelimiz Hotel Tara Budva tarihi merkeze yaklaşık 3 km mesafede, denize sıfır, kendi plajı olan keyifli bir yer. Odalarımız geniş ve tertemiz. Açık büfe akşam yemeği gezi boyunca en çok çeşidin olduğu yemekti. Bunun yanında kırmızı ve beyaz şarap ile meyve suları da ücretsiz olarak veriliyordu. Bunu özellikle belirtiyorum zira pek çok otelde bunları ücretsiz bulamıyorsunuz. Üstelik okkalı da bir ücret talep ediyorlar. Akşam yemeğinde bolca dondurma yemeyi de ihmal etmedim elbette.


Yat limanına doğru açılan tarihi şehrin diğer giriş/çıkış kapısı...

Rehberimiz Mustafa otelimizin bulunduğu bölgenin eğlence hayatı açısından da popüler bir yer olduğunu, özellikle sahil boyunca yürüyüş yaparak bunu görebileceğimizi anlatmıştı.Yemeğimizi yedikten sonra otelin plaj tarafından dışarıya çıktık ve sahil boyunca giden yolda keyifli bir yürüyüş yaptık. Hava kararınca ortam daha bir güzel oldu sanki. Bu arada bu bölgede pek çok uluslararası casino da bulunuyor. Biz de hemen otelimizin iki yan tarafındaki Splendid Hotelde bulunan Merit Casinoya kendimizi attık. İçeriye girerken görevliler kaydımız olup olmadığını sorunca tabi ki olmadığını söyledik. Hepimize birer kayıt açtılar ve ismimizin yazdığı bir elektronik kart verdiler. Bu kartı tüm Merit casinolarında kullanabiliyormuşuz. Ana kasadan karta istediğiniz kadar para yüklüyor ve makinelere kartı takarak oynayabiliyorsunuz. Oyun oynadığınız müddetçe yiyecek ve içecekler için herhangi bir ilave ücret ödemiyorsunuz. Tıpkı bir zamanlar ülkemizde de olduğu gibi yani. Casinonun renkli hayatında yaklaşık bir buçuk saat takıldıktan sonra otelimize geri döndük.

Yorulmuşuz....

 











 Yazılan Yorumlar...
  Henüz Yorum Yazılmamıştır
 Yorum yazmak isterseniz...
 
Yorum Yazabilmek İçin Üye Girişi Yapmalısınız.