Gezi Alemi

e-Posta:    Şifre:     Kaydol | Şifremi Unuttum
 
Gezi Alemi ::::: Bulgaristan ::::: Sofya ::::: Trenle Sofya Gezisi...        
Ülke Şehir Ekleme Düzenleme Gezi Tarihleri Okunma Yorum Yazan 
Bulgaristan Sofya 29 Haziran 2019 04 Haziran 2019
08 Haziran 2019
208 0 k_akkus 

 Trenle Sofya Gezisi...
 (Gezi)

Bayramda 9 günlük tatil var. Herkes gezmeye gidiyor. "Hadi biz de bir yerlere gidelim" dedik. Yerli işletmeciler fırsat bu fırsat deyip fiyatları iki misline çıkarmışlar. Bu zihniyeti zaten hiç anlamış değilim. Bir gün önce 200 lira olan oda fiyatı bir gün sonra 350 lira. Niye? Bayrammış! Adam kazıklamanın adını bayram koymuşlar. İşin ilginci bu çarpık işe yetkililerin de ses çıkarmaması. Neyse...



Yurt içi böylesine pahalı olunca "Hadi Sofya'ya gidelim" dedik. Uzun zamandır trenle de gezmemişiz...



İstanbul Sofya 2 kişi yataklı kompartımanda gidiş  452 lira, Plovdiv (Filibe) İstanbul dönüş 397 lira. Fiyatlar avro üzerinden hesaplanıyor. İnternet üzerinden bilet satışı yok. Ben biletleri Sirkeci Garı'ndaki  'Uluslararası Gişe' den 20 gün önceden aldım.  Bilet üzerinde ad soyad yok. Tren, vagon ve kompartıman numaraları yazıyor. Kredi kartı ile ödeme yapılabiliyor.

Şeker Bayramının 1. Günü akşamı Sirkeci Garı bekleme salonunun  hemen dışındaki balkonda çayımızı içerek servis saatini bekliyoruz. Çay güzel, demi iyi 1.5 lira. Gelen geçeni seyrederek vakit geçiriyoruz. Eğer valizinizi bırakıp dolaşmak isterseniz gar içinde emanet dolapları var. Tek seçenekli; 20 lira, 12 saat. Daha azı yok. 10 lira vereyim 6 saat kalsın diyemiyorsunuz. Yine bize özgü bir gariplik de makine 20 TL' lik banknotu kabul etmiyor. Ya 10 ya 5 TL'lik banknot istiyor.



Sirkeci Garı'nın deniz tarafından saat 21.30 da Halkalıya gidecek olan servis kalktı. 15 kişi varız. Demek ki tren de fazla kalabalık olmayacak. Trenin kalabalık olması gümrük ve pasaport işlerinin uzamasına neden olabilir. Yol 45 dakika kadar sürdü. Halkalı Garı yeni yapılmış. Modern, aydınlık, daha tam bitmemiş. Servisin bıraktığı yerden yürüyen merdivenlerle çıkıp, "Trene gider" tabelalarını izleyerek indiğimiz peronda İstanbul-Sofya treni bekliyordu.  Görevlilerin gösterdiği kompartımana girdik. İki kişilik bu yerde masa, buzdolabı, lavabo, askılar ve açılınca yatak olan koltuklar var. Temiz çarşaf, nevresim ve yastık kılıfları da unutulmamış.



Buzdolabı çalışır vaziyetteydi. İçinde 2 şişe su, 2 meyve suyu ve 2 adet çizi kraker demiryollarının ikramı olarak bizi bekliyordu. 10.40' da tren hareket etti. 


Hemen masa örtümüzü yayıp çilingir soframızı kurduk. Hani "Akşam olmuş, güneş batmış. İçmeyip de ne halt edeceksin!" demiş ya Orhan Veli, bizimki de o hesap.

Kondüktör dolaşıp ad- soyad ve pasaport numaralarını yazdı.

İlk durak Çerkezköy. Başka yerde de durduk mu? Bilmiyorum. Saat 3' te kondüktör "pasaport, pasaport" diye kapılara vurarak uyandırdı. 5 dakika sonra tren durdu. Trenden inip alt geçitten geçerek pasaport kontrolüne gittik. Pasaport kontrolünü yapacak olan polisler Kapıkule'den buraya geliyorlarmış. 5 dakika kadar bekledik. Bu arada elinde çıkış harcı pulları olan görevli isteyenlere harç pulu sattı. Eğer çıkış harcını  daha önce yatırmadıysanız buradan rahatça alabiliyorsunuz.

Biz pasaport kontrolünü beklerken dışarıda lokomotifler değişti. Türk lokomotifi trenden ayrıldı, yerine Bulgar lokomotifi bağlandı.

Pasaport kuyruğunda toplam 30 kişi vardı. Kısa zamanda sıra geldi ve çıkış işlemlerini yaptırdık. Kompartımanlara döndükten bir müddet sonra bir görevli gelerek pasaportlarımızdaki çıkış damgalarını kontrol etti. Bizim sınırdaki işlemler toplam 1 saat sürdü.

Tren ağır ağır giderken önce Bulgar gümrükçü geldi. Türkçe "Yolculuk nereye? Var mı bir şey?" diye sordu. Olmadığını söyledik. Ağır ağır giden trenimiz durdu. Bulgar polisi, kontrol ederek pasaportları topladı. Saat 5.00  Pasaportların gelmesini bekliyoruz. Pasaport kontrolü için trenden inmek zorunda kalmadığımız için de seviniyoruz. Az sonra pasaportlar geldi. Toplam 2 saatte sınırlardan geçmiş olduk. Sofya'ya kadar uyumak niyetiyle ışığı kapatıp yattık.

Saat 9.30'da kondüktörün "Günaydın, Sofya" sesiyle uyandık. Giyinip ortalığı topladıktan sonra dışarıyı seyre daldık. Sofya'ya girerken sizi önce terkedilmiş bir iki fabrika binası karşılıyor. Yıllardır kullanılmadığından her tarafını otlar bürümüş. Çatıları çökmüş, bacaları yıkılmış... Bu bakımsızlık insanın içini acıtıyor. Daha sonra eski rejim döneminden kalma çok katlı büyük binalar sıralanıyor. İçleri nasıl bilmemem ama dışları dökülüyor. Daha önce Lviv ve Batum'da gördüğüm binalar da böyleydi.

Sofya Gar'ında ( Central Railway Station)  trenden indikten sonra işaretleri izleyerek gardan dışarı çıktık. Ağaçların altından otele doğru yürürken Nazım Hikmetin dizeleri geliyor aklıma.

"Sofya'ya bir bahar günü girdim, şekerim.
             Ihlamur kokuyor doğduğun şehir." diye başlayan "Sofya'dan" adlı şiirinde Sofya'yı şöyle anlatır Nazım Hikmet:

.....

Sofya'da ağaç duvardan önce, duvardan güzel.
Sofya'da ağaçla insan karışmış birbirine,
hele kavak,
nerdeyse odaya girip
kırmızı kilime oturacak...

Sofya şehri, büyük mü?
Şehirler, gülüm, caddeleriyle değil,
anıtını diktiği şairleriyle büyük oluyor,
Sofya büyük bir şehir...

Burda akşam deyince dökülüyor sokağa millet,
çoluğu çocuğu, genci ihtiyarı,
bir gülüşme, bir uğultu, bir gürültü, bir kıyamet,
bir aşağı, bir yukarı,
yan yana, kol kola, el ele...

.............

Sofya'da Gloria Palace Hotel'de kalacağız. Daha önce de bu otelde konaklamış memnun kalmıştık. İki kişi iki gece kahvaltı dahil 171 Leva. Yaklaşık 1 km. kadar yürüyüp otele varıyoruz. Daha önce erken giriş yapmak istediğimizi bildirmiş, olur almıştık. Görevli otelin dolu olduğunu ve erken giriş yapamayacaklarını anlatınca bavulu otele bırakıp Sofya'yı keşfe çıktık. K. Maria Luiza Caddesi üzerindeki otelimizin 150 m. yakınındaki Avrupa'nın en eski camilerinden olan Banyabaşı Camisi ilk durağımız. Geniş kubbesi ve minaresinin yüksekliği ile dikkat çeken bu caminin planlarının Mimar Sinan tarafından yapıldığı ve 1566 yılında öğrencisi tarafından inşa edildiği düşünülmektedir.


Caminin hemen karşısındaki "Sofia's Central Market Hall" ikinci durağımız. Burası kapalı pazar yeri. İçinde süt, yoğurt, peynir, meyve, hediyelik eşya... satıcıları ve  börekçiler var. Otlu ve peynirli böreklerle kahvaltımızı burada yapıyoruz.


Central Market Hall'in hemen yanındaki Ekzarh Yosif Sokağı içindeki Avrupa'nın en büyük 2. Sinagogu olan "Sofia Synagogue" ne yazık ki kapalı. Dışarıdan fotoğraflamakla yetiniyoruz.



"Sinagog "Hoşgörü Meydanı" nın bir parçasıdır. Sadece 60 metre uzaklıktaki cami "Banya Bashi", 300 metre uzaklıktaki Saint Joseph Katolik Katedrali ve Aziz Nedelya ortodoks kilisesi sadece 500 metre uzaklıktadır. Sofya, tüm büyük dinlerin bir arada nasıl yaşayabileceği ve birbirini tolere edebileceği konusunda dünyaya güzel bir örnek veriyor."


Geldiğimiz yoldan geri dönüp Banyabaşı Camisinin arkasındaki  tarih müzesine "Regional History Museum" a gidiyoruz. Eskiden şehir banyosu olan bu binanın mimarisi çok güzel. Daha önceki gelişimde gördüğüm şifalı olduğu söylenen sıcak suyun aktığı çeşmenin bugün suyu akmıyor.


Tarih Müzesi'nin hemen yanındaki görkemli bina TZUM. Birçok ünlü markanın ürünlerinin satıldığı, zamanın en modern binası olan bu alışveriş merkezinin içini gezmeyi daha sonraya bırakıp hemen önündeki Serdika Antik Kenti ve Sveta Petka mini kilisesine yöneliyoruz.

Metro kazıları sırasında ortaya çıkarılan Serdika Antik Kenti merkezdeki bu meydanı adeta açık hava müzesine dönüştürmüş. Metro duraklarına giden alt geçitler de antik kalıntılarla dolu. Tam ortada göreceğiniz minik kilise ortaçağda yapılmış Bulgar Ortodoks kilisesidir.

Antik kentin hemen yanında Sofya'ya adını veren Azize Sofia'nın heykeli var. Sol elinde bilgeliğin sembolü baykuş, sağ elinde ise zafer simgesi defne tacı olan heykel 2001 yılında dikilmiş. 22 metre yüksekliğiyle meydana tepeden bakıyor.


Azize Sofya anıtının tam karşısındaki geniş meydanın ortasında üçgen şeklindeki görkemli bina Largo. Bir kısmı bugün meclis olarak kullanılan bu binanın  karşısında, büyük kapıları olan bina ise başkanlık sarayı. Burada her saat başı askerlerin nöbet değişim töreni oluyor. Denk gelirseniz izlemeden geçmeyin.



Başkanlık Sarayı'nın o büyük kapılarından içeri girince, etrafı başkanlık sarayı ve diğer çok katlı binalarla çevrili avluda, 4. Yüzyılda yapılmış olan Sofya'nın en eski kiliselerinden  "Aziz George Rotunda" yı göreceksiniz. Osmanlı döneminde cami olarak kullanılan, kırmızı tuğlalarla inşa edilmiş bu kilisenin dikkat çekici bir mimari yapısı var. 


Rotondo'nun bulunduğu avludan çıkınca hemen karşınızda arkeoloji müzesini göreceksiniz. Müzenin önünde biraz soluklandıktan sonra yürüyüşümüze devam ediyoruz.


Müzenin biraz ilerisindeki Kniaz Aleksandyr 1 Meydanı'na çıkıyoruz. Meydanın  sol tarafındaki oldukça güzel bir binada  "National Ethnology Museum"  ve "Ulusal Sanat Galerisi" var. İçeriyi gezmeseniz bile binayı dışarıdan inceleyin. Yorgunluk kendini iyice hissettirmeye başladı. "Şimdilik bu kadar yeter, dönelim artık" diyoruz. Geldiğimiz yollardan otelimize dönerken rastladığımız gül ürünleri satan bir dükkanı da fotoğraflıyoruz.  

En üst kattaki geniş odamıza yerleşiyoruz. Hem dün geceki tren yolculuğunun hem de bugünkü dolaşmalarımızın yorgunluğu çöküyor üstümüze. Kısa bir uyku çekmeden önce evde hazırladığımız böreklerle  karnımızı doyuruyoruz. 3 saatlik bir uykudan sonra yine Sofya sokaklarındayız. Bu seferki hedefimiz Vitosha Caddesi. İstanbul için İstiklal Caddesi neyse Sofya için Vitosha Caddesi o. Merkezdeki Balkan Oteli'nin karşısındaki yolu izleyerek bu caddeye ulaşabilirsiniz. Cadde mağazalar, kafeler, barlar, lokantalar, hediyelik eşya satıcıları ile her zaman canlı ve hareketlidir.



Araç trafiğine kapalı olan Vitosha Caddesi'nin girişinde önündeki aslan heykelleri ile hemen dikkati  çeken bina "Sofia City Court" (Adalet Sarayı) dır.


Sofya'nın piyasa caddesi olan Vitosha hem gece hem gündüz gezilmelidir. Tam karşıda görülen haziran ayında bile tepesi karlı dağın adı da Vitosha'dır. Bu caddenin sonuna geldiğinizde karşınıza çıkacak parkın içinde "National Palace of Culture"   (Ulusal Kültür Sarayı) nı göreceksiniz. Burası çok büyük bir konser ve sergi alanı. Dünyanın en iyi kongre merkezleri arasında gösterildiğini okumuştum.  Ayrıca buradaki SOFİA yazısı önünde fotoğraf çektirmeyenleri de dövüyorlarmış!!!



Hava karardı, yemek saati geldi. Vitosha Caddesinden geri dönüyoruz. Adalet Sarayı'nı geçtikten sonra sağdaki St. Kyriaki Cathedral'in (Bulgar Ortodoks Kilisesi) hemen karşısındaki   Happy's Bar and Grill'e oturuyoruz.  Mini etekli kızların hizmet ettiği bu mekanın bol çeşidi, lezzetli yiyecekleri ve uygun fiyatları var. Geceyi burada sonlandırıp otele dönüyoruz. 

Bugün Sofya'da 2. ve son günümüz. Yarın sabah Plovdiv'e gidip gece treniyle de İstanbul'a döneceğiz.  

Kahvaltı yaparken günümüzü planlıyoruz. Önce dün gezemediğimiz yerleri dolaşacağız. Daha sonra ki zamanımızı da alışverişe ayıracağız. Gece yine Vitosha Caddesinde turlayacağız. Dün Ulusal Sanat Galerisi'nin karşısındaki parkı gezmiştik. Bu gün de yine oradan başlıyoruz.  Parkın sonuna doğru, havuzlu alanın tam karşısındaki  dış görünüşü muhteşem olan Ivan Vazov Ulusal Tiyatro binasını geziyoruz. 1907' de yapılan bu küçük ama görkemli binayı fotoğraflıyoruz.


Geri dönüp Doğal tarih Müzesi'nin hemen yanındaki bahçenin içindeki  "Sveti Nikolay Mirlikiyski" Aziz Nikolas Rus Kilisesi'ni buluyoruz. Rus mimarisinin tipik özelliklerinden olan soğan kubbeleriyle önümüze çıkan bu küçük kilise Andersen Masalları'ndan fırlamış gibi. Kilisenin önündeki merdivenlere oturup fotoğraf çektirmek de adettenmiş.


Rus kilisesinin önünden meşhur, sarı tuğlalı yol olarak bilinen Tsar Osvoboditel (Kurtarıcı Kral) Bulvarını izleyerek geldiğimiz meydanda 1877-78 Rus-Türk Savaşı sırasında Bulgaristan'ı Osmanlı idaresinden kurtaran Rus İmparatoru II. Alexander'ın at üzerindeki heykelini fotoğraflıyoruz.



Heykelin karşısında da Bulgar Parlamentosu var.  Parlamentonun hemen yanındaki sokakta biraz ilerleyince Bulgaristan'ın simgesi Aleksandr Nevski Katedrali çıkıyor karşımıza. Altın sarısı soğan kubbeleriyle parıldayan bu Bulgar Ortodoks katedrali, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nda ölen Rus askerlerinin anısına yapılmış. 20 yılda (1892-1912) tamamlanan bu katedral gerçekten muhteşem. İçeride fotoğraf çekmek için ayrıca ücret ödenmesi gerekiyor.



Katedralin hemen karşısında hediyelik eşya, tablo ve antika satıcılarının oluşturduğu bir pazar da var. Katedralin az ilerisinde göreceğiniz tuğladan yapılmış bina Ayasofya Bazilikası. 6. Yüzyıldan kaldığı söylenen bu bazilika Katedralin gölgesinde kalmış. Yanındaki sönmeyen ateş ve aslan heykeli turistlerin ilgisini çekiyor.




Buraları da gezdikten sonra Sofya'da gezmeyi planladığım yerleri neredeyse bitirdik. Bulunduğumuz yere yakın olan Sofya Üniversitesi'ni ve Kartallı Köprü'yü görmeyi başka gelişe bırakıp geri dönüyoruz.

Central Market Hall'de börekle karnımızı doyurduktan sonra Plovdiv'e otobüs bileti almak için Otobüs terminalinin  (Central Bus Station) yolunu tutuyorum. Bulunduğum yere terminal bir kilometre kadar. 

Caminin önünden geçen 4-12-18 nolu tramvaylar terminale gidiyor. Çevrede bulunan bilet satış yerlerinden veya  gazete bayilerinden 1,60 Levaya alacağınız biletle tramvaya biniliyor. Bazı sitelerde vatmandan da bilet alınabildiği yazıyordu ama ben görmedim. Tramvayda bozuk tam para ile bilet alınabilecek bir makine var. Tramvaya bindikten sonra yan camların arasına monte edilmiş küçük sarı makinelere bileti sokup bastırarak delmeniz gerekiyor.

Terminalin içindeki 12 nolu gişeden kişi başı 9,50 Levaya Plovdiv bileti aldım. Yarın 11'de Karat Turizm otobüsü ile gideceğiz. Terminalden otele dönerken Sofya'nın üzerine kurulduğu eski şehir Serdika'nın giriş kapılarından biri olan Aslanlı Kapı ve  Vladaya Nehri üzerindeki Aslanlı Köprüyü fotoğrafladım. 


İnternette okuduğum "Kadınlar Pazarı" nı bulmak için "Sofia Synagogue" yanındaki Ekzarh Yosif Sokağının sonuna doğru yürüdüm. İlerde sağ tarafta satıcıların kadın olduğu çeşitli sebze ve meyvelerin satıldığı bir pazar var. Ama benim en çok ilgimi çeken şarap satıcısı oldu. Yan yana dizdiği şarap fıçılarının üstüne cinsini ve fiyatını yazmış. Alacağın 1-1.5-2 litrelik pet şişelere istediğin fıçıdan şarabı dolduruyorsun. İlginç bir pazarlama.



Günümüzün geri kalanında Sofya'nın alışveriş mekanlarını geziyoruz. İlk durağımız Mall of Sofia. Balkan otelinin karşısındaki geniş caddeye girip, "Happy Bar" ın oradan sağa sapıp (Aleksandar Stamboliyski Bulvarı) düz devam edersen (1 km.) Mall of Sofia' ya çıkarsın. Adalet Sarayı'nın önünden geçen 10 nolu tramvay ile de ulaşılabilir. Yurdumuzdaki AVM'lerle kıyaslanmasa bile vakti olanlar, en azından içkilerin, elektronik eşyaların ve kozmetik ürünlerinin fiyatlarına göz atmak için gezebilir. Buradan çıkıp sağa doğru 300 m. yürürseniz büyük bir" Lidl " var. Avrupa'nın ucuzluk marketi olan Lidl'ı da gezmenizi öneririm.

Merkezde Central Market Hall'ın arkasındaki sokaktan (Sinagogun önünden) yürüyüp sağa saparsanız buradaki trafiğe kapalı yol da alışveriş caddesidir. (ul.Pirotska) Değişik markalara ait çeşitli ürünleri bu caddede bulabilirsiniz. Geceyi Vitosha Caddesi'nde sonlandırıp otele dönüyoruz.

Ertesi sabah otelde yaptığımız vasat kahvaltıdan sonra tramvayla terminale gidiyoruz. Otobüsümüz saat 11 de Plovdiv'e gitmek üzere hareket ediyor. Vitosha Dağının eteklerine kurulmuş Sofya'yı biz çok sevdik. "Ara sıra yine geliriz" diye konuşuyoruz.

Sofya'nın Plovdiv çıkışı karayolu üzerine yeni bir Sofya kurulmuş. Yeni yapılmış çok katlı binalar, birçok şirket merkezi, iş yerleri bu yol üzerinde. Merkezdeki eski hava yok buralarda. Praktiker, Metro gibi alışveriş merkezleri, Toyoto, Leksus, Kia... gibi otomobil şirketlerinin satış ve servisleri hep buralarda.

İki saatlik yolculuktan sonra Plovdiv Otogarına varıyoruz. Daha doğrusu otogar değil de Tren istasyonunun önünde indirme bindirme yeri. 

Bavulumuzu alıp istasyona giriyoruz. Dün akşam hazırladıklarımızla açlığımızı bastırdıktan sonra bavulu bırakmak için emanet dolabı aramaya çıkıyorum. Plovdiv tren istasyonunda 11 peron var. Peronlara ulaşmak için alt geçitten yürüyorsunuz. Bazıları boş olsa da birçok dükkan var. Telefondan hediyelik eşyaya her şey satılıyor. Alt geçidin sonu bir otogara çıkıyor. Orada bir emanetçi buluyorum. Ancak burası 18.00'a kadar açık. Trenimiz gece yarımda. Canımız sıkılıyor ama başka çare de yok gibi. Bavulu buraya bırakıp istasyonun karşısındaki yoldan merkeze yürüyoruz.

Edirne'de 5-6 Mayıs'ta yapılan Kakava şenliklerine gelmiştik. Yakın çevrede otel bulamayınca Svilengrad'da konaklamış, Plovdiv'e de günübirlik gelip 2 saat kadar gezmiştik. Şehre pek yabancı değiliz.

Eski Osmanlı şehri olan ve o zamanki adı Filibe olan şehir aynı zamanda eski başkent. Dünyanın en eski şehir yerleşimlerinden biri imiş Plovdiv. Makedon, Roma, Bizans, Osmanlı İmparatorluklarının şehir üzerinde etkisi olmuş. Şimdi de 2019 Avrupa Kültür Başkenti .

Bol ağaçlı yoldan (Ivan Vazov caddesi)  şehrin merkezi sayılan Merkez Meydan (Stefan Stambolov Square) a iniyoruz.(1 km.) Meydanın başındaki 3 katlı bina askeri kulüp. İlerdeki bina Post Oficce. Meydanda yenileme çalışmaları yapılıyor.

Postaneye girip Amerika'daki torunumuza bir kart atmak için epey uğraşıyoruz. Sizin de böyle bir niyetiniz varsa, benim gibi oradan oraya koşturup kuyruklarda beklemeyin. Giriş kapısının yanındaki büfeden kartı ve posta pulunu alın. Kartı yazıp, pulu yapıştırdıktan sonra ana kapının solundaki posta kutusuna atın.

Postanenin hemen karşısında Tsar Simeon's Parkı var. Şehrin en büyük parkı olan bu park çok bakımlı. İçinde heykeller, süs havuzları, dinlenmek için banklar ve yürüyüş yolları yer alıyor. Çınarların gölgesinde biraz dinlendikten sonra postanenin önünden geçip Knyaz Aleksandr 1 Caddesine çıkıyoruz. "Knyaz Aleksandr caddesi İstiklal Caddesi gibi trafiğe kapalı uzunca bir alışveriş caddesi. Merkez Meydan'dan başlayıp Roma Stadyum'una ( Cuma Camisinin karşısı) kadar devam ediyor. Hem bu cadde hem de bu caddeyi kesen ara sokaklarındaki eski evler restore edilmiş. Ara sokaklarda pek çok restoran ve kafe bulmanız mümkün." 



"Kynaz Aleksandar caddesinde kuzeye doğru yürürken solda "Together" tabelası olan bir sokak ve devamında merdivenler göreceksiniz. Öncelikle bu Together logosu, Plovdiv'in 2019 Kültür Başkenti sloganı. Şehrin pek çok yerinde göreceğiniz renkli bir logo. Kültür Başkenti olma sürecinde şehirde ciddi bir yenilenme ve renevasyon var. Saat Kulesine çıkmadan önce ilk merdivenleri tırmandığınızda Nayden Gerov caddesi üzerinde sağlı sollu pek çok duvar resmi binaların duvarlarını süslemiş. Burayı baştan sonra mutlaka yürümenizi öneririm." 

Öneriye uyarak caddenin birazını yürüyoruz. Ancak hava öylesine sıcak ki geri dönüp kendimizi Cuma Camii altındaki kafeye atıyoruz. Şehirdeki camilerin en büyüğü olan Cuma Camisi, (Hüdavendigar Camisi olarak da bilinir.) 1363-1364 yılları arasında 1.Murad tarafından  yaptırılmıştır.


Caminin altında kafede otururken Türkçe konuşmalar duydum. Bavulu bırakmak için bir çözüm bulabilir miyim diye yanaşınca cami görevlisi Ömer'le tanıştım. Ömer'e bavulumu saat 18'de kapanacak olan bir emanetçiye bıraktığımı, trenimin yarımda kalkacağını en az saat 23'e kadar buralarda vakit geçirmek istediğimi anlatım. Bavulu bırakacağım bir yer ayarlayıp ayarlayamayacağını sordum. Doğma büyüme Plovdiv'li olan Ömer; gece 12'ye kadar kendisinin burada olduğunu, bavulu da camiye bırakabileceğimi söyleyince rahatladım. Hanımı kafede bırakıp Ömer'in ayarladığı taksiyle otogara gidip bavulu aldım. Aynı taksiyle geri dönüp Ömer'e teslim ettim.

Bavul bırakma sorunu çözülünce kafamız rahat gezmeye devam ettik. Cuma Camisinin arkasındaki yolu izleyerek Ortodoks kilisesi Church Assumption'u dışarıdan gördük. Kilisenin önündeki yolu izleyerek  "Hisar Kapı" ya geldik. Eski şehrin giriş kapılarından olan Hisar Kapı aynen korunmuş.

Bu bölgeye taksiler, çalışanlar ve yaşayanlar dışında araç girişi yapılmasına izin verilmiyormuş.

Kapıya sapan sokağın bitişiğinde Plovdiv Etnoğrafya Müzesi var. Kapalı olduğundan içini göremedik ama dışı da çok güzel.

Buradan 150 m. sonra da "Nebet Tepe" var. Eski şehir surlarının bir kısmını görebileceğiniz bu tepeden Plovdiv'i seyredebilirsiniz. Buraya gelirken iki bira almadığıma da pişman oldum.

Aynı yoldan geri dönüp Cuma Caminin oraya geliyoruz.

"Cuma Camisi'nden Meriç nehrine doğru inen trafiğe kapalı caddenin adı Rayko Daskalov. Bu cadde de Kynez Aleksandar Caddesi gibi trafiğe kapalı, sağlı sollu alışveriş mağazaları ve kafe restoranların yer aldığı hareketli bir cadde. Caddenin doğusunda kalan alana ise Kapana (Türkçe Kapan) deniyor. Burası için Plovdiv'in Karaköy'ü diyebiliriz. Tasarım mağazaları, konsept kafe ve barlar, renkli sokaklar ile her mekana girip oturası geliyor insanın. Rayko Daskalov'dan düz kuzeye devam ettiğinizde Meriç nehrine ulaşıyorsunuz. Burada nehir kıyısında yürüyüş yolları ve yine trafiğe kapalı üzerinde mağazaların olduğu bir köprü var. Floransa'ya gittiyseniz Ponte Vecchio Köprüsü gibi hayal edebilirsiniz ama onun moderni olduğu için pek ilgi çekici değil. Yolun solunda ise arkeoloji müzesi ve tarih müzesini görebilirsiniz."

Bu caddeyi boydan boya yürüyüp köprü üzerindeki dükkanları  geziyoruz. Meriç nehrinin suları bulanık akıyor. Bir iki fotoğraf çektikten sonra geri dönüp yol üzerindeki parkta soluklanıyoruz. Caddeye açılan sokakları gezip etrafı inceliyoruz. Her şey olduğu gibi korunmuş. Yıkılıp yenisi yapılmamış. 



Plovdiv sanki  ıhlamurlar şehri. Her yerde ıhlamur ağaçları var. Tüm şehir mis gibi ıhlamur kokuyor.

Akşam yemeği için yine Happy's Bar and Grill'i tercih ediyoruz. Uzun süren yemekten sonra Cuma Camisi civarındaki kafelere takılıyoruz. Cadde kalabalık. Gençler kızlı erkekli dolaşıyorlar. Karşımızdaki dönercinin önündeki kuyruk hiç bitmiyor.

Saat 23'de kalkıp Ömer'i buluyoruz. Bavulu alıp taksi ile istasyona gidiyoruz.(5 Leva) Trenimiz 00.19' da. Plovdiv'den Varna'ya, Burgaz'a, Sofya'ya, Jambol'a tren kalkıyor. İstasyon pek kalabalık değil. Bir müddet Varna'ya gidecek olan öğrencileri izleyerek vakit geçiriyoruz. Sonrasında gecenin sessizliği içinde trenimizi bekliyoruz.



Trenimiz tam zamanında geliyor. Biletimize bakan kondüktör bir kompartımanı gösteriyor. Kompartımanda kendi eşyaları var. Onları alıp temiz çarşaf, yastık kılıfı getiriyor. Bütün günün yorgunluğu üzerimizde. Yatmaya hazırlanıyoruz. Kondüktör tekrar gelip biletimizi istiyor. Uzun incelemeden sonra biletin dün tarihli olduğunu, bu gün için geçersiz olduğunu söylüyor. Hayret ve şaşkınlıkla bileti inceliyorum. "Bilet üzerindeki tarih 07.06, saat 00,15 Gece 12 den sonra tarih 08 olduğu için 07 tarihi geçersiz" diyor. "Varış tarih ve saatine bakın" diyorum. "Varış tarih 08.06, saat 07.40 Buna göre ben bu trene dün akşam 00.15'te bineceğim, 31 saat sonra bugün 7.40' da ineceğim. Sizce mantıklı mı?"

Çabalarımız sonuç vermiyor. Tekrar 200 TL bilet ücreti ödüyoruz.  Sinirler gergin, yorgunluk had safhada, yarım yamalak uyuyoruz. Aman, siz siz olun biletinizin tarihlerine dikkat edin.

Saat 2.50' de tren Bulgar gümrüğünde durdu. Polis girişte olduğu gibi tek tek yüzümüze bakarak pasaportları topladı. Kısa bir süre sonra geri dağıttı. Türk gümrüğüne geldik. Trenden inerek pasaport kontrolü yaptırdık, giriş damgaları vuruldu. Bir süre sonra tekrar kompartıman kapıları çalındı, herkesin eşyalarını alarak aşağıya inmesi istendi. Herkes bavullarını, çantalarını alarak  X-ray cihazı önünde sıraya geçti. Biz sırada beklerken gümrük memurları kompartımanları kontrol etti. Bu kontrol bitince bavulları X-raydan geçirip kompartımana döndük. Görevli polis tarafından giriş damgaları kontrol edildikten sonra saat 5.10' da hareket ettik. Başımızı yastığa koyar koymaz uyumuşuz.

Saat 8.40'da "İstanbul'a geldik" seslenişiyle kapılara vurularak uyandırıldık. Hızlıca kalkıp giyindik. Yarım saat sonra Halkalı İstasyonu'nda tren durdu. Servisle Sirkeci'ye geldik.

İki gece tren, iki gece otel konaklamalı bu gezimiz (son andaki aksiliği saymazsak) aslında güzel geçti. Dönüşte epey yorulduk. Sınırda in - bin  uykumuz bölündü ama her şeye rağmen zevkliydi.

Geçerli vizeniz varsa bir hafta sonu böyle bir tren yolculuğunu tavsiye ederiz.

Bir başka gezi yazısında buluşmak üzere...















Hoşça kalın,  "seyahatte kalın..."











 Yazılan Yorumlar...
  Henüz Yorum Yazılmamıştır
 Yorum yazmak isterseniz...
 
Yorum Yazabilmek İçin Üye Girişi Yapmalısınız.